21 Mayıs 2008 Çarşamba

EVRİM DİNİNİN İLK TOHUMLARINI PUTPEREST YUNANLI DÜŞÜNÜRLER ATTILAR

Son bir buçuk asırdır insanlara bilimsel bir gerçek olarak sunulan Darwinizm dininin kökenleri, maddeci Yunan felsefecilerinin batıl inançlarına kadar uzanmaktadır. Yani bu teori ilk ortaya atıldığında herhangi bir bilimsel gözlem, araştırma ya da deneye ihtiyaç duyulmamış, sadece eski batıl dinlerden bugüne gelen dinsel sürecin izleri takip edilmiştir. Bunun en önemli delili fizik kurallarından, biyolojiden, kimyadan habersiz olan pek çok Yunanlı din felsefecisinin de Darwin'in kuramıyla birebir örtüşen bir evrim inancına sahip olmalarıdır. Aradan binlerce yıl geçmiştir, ama evrimci bakış açısında herhangi bir değişim olmamıştır. Evrimci düşünce, tarih boyunca tüm inkarcı ve maddeci felsefelerin belkemiği olmuştur.

Darwinizm'in fikri öncüleri, Miletli Yunan felsefecileridir. Thales, Anaximenderes ve Empedokles gibi söz konusu felsefecilerin en önemli özellikleri, canlı varlıkların yani insan, hayvan ve bitkilerin hava, ateş ya da su gibi cansız maddelerden kendiliğinden oluştuklarını iddia etmeleridir. Bu teorilerine göre ilk canlılar suda ve birdenbire, kendiliğinden ortaya çıkmış, bazı hayvanlar zaman içinde suyu terk etmiş ve karaya uyum sağlamışlardır.



Milet Okulu'nda öncelikli olarak üzerinde durulması gereken düşünür, Thales'tir. Thales bir sahil kentinde yaşamış, çok uzun süre Mısır'da bulunmuş ve Nil'in insan yaşamı üzerindeki hayati öneminden çok etkilenmiştir.21 Bu nedenle de canlıların sudan kendiliklerinden oluşabildikleri düşüncesine kapılmıştır. Thales bu sonuca sadece basit mantık yürütmeler ve çıkarımlar sonucunda ulaşmıştır. Herhangi bir deney veya bilimsel bir gözlem yapmamıştır. Yani herhangi bir bilimsel dayanağı yoktur. Daha sonra gelen Milet'li felsefeciler de kuramlarını aynı mantıklar üzerine kurmuşlardır.

Thales'den sonra karşımıza çıkan en önemli düşünür, onun bir öğrencisi olan Anaksimenderes'dir. Onun batı düşünce hayatına soktuğu iki büyük maddeci anlayış vardır. Bunlardan birincisi evrenin sonsuzdan gelip, sonsuza gittiği, ikincisi ise Thales döneminde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan canlıların birbirlerinden evrimleştikleri fikridir. Hatta "Doğa" ismini taşıyan klasik şiiri, evrim teorisinin anlatıldığı ilk yazılı eserdir. Anaksimenderes bu şiirinde hayvanların, güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan meydanageldiğini yazmıştır. İlk hayvanların dikenli ve pullu kabuklara sahip olduğunu ve denizlerde yaşadığını düşünmüştür. Bu balığa benzeyen yaratıklar daha sonra değişim geçirmiş, karaya geçmiş, pullu kabuklarını dökmüş ve insana dönüşmüştür.22 Anaksimenderes'in evrim teorisine nasıl bir temel oluşturduğu ise felsefe kitaplarında şu şekilde tarif edilir:

… Başlangıçta tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan suların çekilmesi, kara parçalarının oluşması ile bu sularda yaşayan yaratıklar karada yaşayan canlılar biçiminde değişim geçirdi. Bu teori, evrim teorisinin ilki ya da başlangıcı sayılabilir.23

Anaksimendres'inkine çok benzer açıklamalara başka bir kaynakta daha rastlarız: Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" isimli kitabı. Darwin'in bilimsellik iddiasıyla ortaya attığı evrim teorisi ile Eski Yunan'ın pagan kültürü içinde yaşamış olan Miletli felsefecilerin anlatımları arasında hiçbir temel farklılık bulunmamaktadır.

Darwin'in teorisinin en önemli unsuru olan "doğal seleksiyon" kavramı da yine Eski Yunan kökenlidir. Doğal seleksiyonun türler arasında bir yaşam savaşı olduğu teziyle ilk karşılaştığımız kişi Yunan felsefeci Heraklit'dir. Heraklit'e göre canlılar arasında süren bir çatışma vardır. Bu bir anlamda, Darwin'in yaklaşık 2500 yıl sonra oluşturduğu doğal seleksiyon kuramının kökenidir.

Thales ve Anaksimederes'den daha sonraları yaşamış olan Empedokles (İÖ. 495-435) ise su, hava, ateş ve toprağın değişik oranlarda ve tesadüfler sonucu birleşerek, yeryüzünde var olan herşeyi meydana getirdiklerini söylemiştir. Evrim teorisinin felsefi kökenlerini sorgulayan Philosophical Origins of Evolution isimli kitabın yazarı olan David Skjaerlund, Empedokles'in ilginç bir düşüncesini dile getirir. Bu yazarın bildirdiğine göre Empedokles, "İnsanın evvelki bitki yaşamından gelişmiş olduğunu ve bu sürecin gerçekleşmesinde tek sorumlu etkenin tesadüf olduğunu" söylemektedir.24 Eski dinlerde dikkat çekilen bu "tesadüf" kavramı Darwinizm dininin en temel inancını, hatta en önemli putunu, oluşturmaktadır. Tüm canlıları var eden, onların geleceklerini planlayan bu şuurlu putla ilgili ayrıntıları kitabın ilerleyen bölümlerinde inceleyeceğiz.



Evrim teorisine ve bu teoriyi kendine temel alan maddeci felsefelere önemli bir katkı da bir başka Yunanlı düşünürden, Demokritos'dan gelmiştir. Demokritos'a göre evren atom denen küçük parçalardan oluşmuştur ve maddenin dışında hiçbir varlık yoktur. Atomlar başlangıçtan bu yana vardırlar, ne var olmuşlardır, ne de yok olacaklardır. Maddenin ezelden geldiğini ve ebediyete gideceğini savunan Demokritos her türlü manevi inancı reddeder ve ahlak dahil her türlü manevi değerin de atomlara indirgenebileceğini savunur. Bu düşünceleriyle gerçek anlamda ilk materyalist felsefeci olarak tanımlanan Demokritos, evrende hiçbir amaç olmadığını, herşeyin kör bir zorunluluk içinde hareket ettiğini iddia etmektedir veona göre herşey kendi kendine oluşmuştur. Bu saydıklarımız bize yine günümüz evrimcilerinin sahte ilahlarını, yani şuursuz atomlarını hatırlatmaktadır.



Evreni, dünyayı, nefes aldığımız havayı, yediklerimizi, içtiklerimizi, bedenimizi, kısacası gözümüzle algıladığımız her ayrıntıyı oluşturan bu şuursuz atomlar, daha önce de belirttiğimiz gibi Darwinist teoride çok önemli bir yer tutarlar. Bilindiği gibi tüm canlılar karbon, hidrojen, oksijen, kalsiyum, magnezyum, demir gibi elementlerin atomlarından oluşmaktadır. Dolayısıyla insan da bu atomlardan meydana gelmektedir. Darwinizm ise bu atomların şuursuz tesadüfler sonucu biraraya geldiklerini iddia eder. Bu saçma iddiaya göre sebebi belli olmayan bir gücün etkisiyle çeşitli atomlar oluşmuş, daha sonra bu atomlar tesadüfen biraraya gelerek yıldızları, gezegenleri yani tüm gökcisimlerini meydana getirmişlerdir. Daha sonra yine aynı atomların tesadüfi şekilde biraraya gelmesi ile son derece kompleks yapıda canlı bir hücre oluşmuş, sonra da atomlardan oluşan bu canlı hücre sözde bir evrim süreci geçirerek son derece olağanüstü sistemlere sahip canlıları ve en son aşamada da son derece şuurlu olan insanı meydana getirmiştir. Tamamiyle tesadüfler sonucu olan insan, yine tesadüfler sonucu oluşan aletlerle, örneğin bir elektron mikroskobuyla kendisini oluşturan atomları keşfetmiştir. İşte Darwinizm'in bilimsel bir tez olarak öne sürdüğü tam olarak budur.




Bu durumda evrim teorisi, açıkça her bir atomu, yaratma ve tasarlama gücüne sahip birer"ilah" olarak kabul etmektedir. Akıl ve bilinç sahibi insanı oluşturan atomların kendilerine ait bir şuurları ve iradeleri yoktur. Ama evrimciler her nasılsa bu cansız atomların biraraya gelip, örneğin bir insanı meydana getirdiklerini, sonra da bu "atomlar topluluğu"nun okumaya, üniversite bitirmeye karar verdiğini iddia etmektedirler. Oysa tüm deneyim ve gözlemlerimiz, bilinçli bir düzenleme olmadıkça maddenin asla kendi kendini organize edemeyeceğini, aksine bozulmaya ve düzensizliğe doğru gideceğini göstermektedir. Bu nedenle de, evrende var olan hiçbir şeyin bir rastlantı sonucu oluşmadığı, üstün bir şuur ve iradenin varlığıyla hayat bulduğu açık bir gerçektir. Gerek insanın gerekse doğanın her ayrıntısında çok büyük bir aklın ve ilmin ispatı görülmektedir. İşte bu ilmin ve aklın sahibi, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

Üstte saydığımızfelsefecilerin yanı sıra Darwinizm dinine asıl önemli katkı, Yunan felsefeci Aristo'dan gelmiştir. Aristo'ya göre türler basitten karmaşığa doğru giden bir hiyerarşiye sahiptir ve tıpkı bir merdivenin basamakları gibi doğrusal bir çizgi üzerinde sıralanmaktadır. Aristo bu tezine Scala Naturae adını verir. İşte Aristo'nun bu fikri 18. yüzyıla kadar batı düşünce hayatını çok derinden etkileyecek ve daha sonra da "Evrim Teorisi"ne dönüşecek olan Büyük Varoluş Zinciri –Scala Naturae- inancının da kökenidir.

MATERYALİST YUNAN VE ROMA FELSEFESİNİN ASTRONOMİ
ÜZERİNDEKİ ETKİSİ


Putperest Yunan ve Roma felsefecilerinin ortaya attığı materyalist görüşler, yalnızca evrim teorisine değil, aynı zamanda materyalist evren anlaşıyına ve astronomi görüüşüne de yol açmıştır. 19. yüzyılda astronomi bilimine hakim olan “evren sonsuzdan beri vardır” şeklindeki yanlış inanış, eski Yunan ve Roma mitolojisinden kaynaklanan materyalist bir dogmadır. (Oysa 20. yüzyılda kabul gören Big Bang teorisi ile birlikte evrenin bir başlangıcı olduğu, yani yoktan yaratıldığı anlaşılmıştır.)

Eski Yunan’ın ve Roma’nın putperest kültürünün astronomi üzerindeki etkisi, sembolik bazı kavramlarla da açıkça anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse başta gezegenler olmak üzere gökcisimlerine verilen adlar, hep Yunan ve Roma mitolojisinden alınmıştır. Merkür, putperest Yunan ve Roma dininde “ticaret tanrısı”dır. Venüs, putperest Yunan ve Roma dininde “aşk tanrıçası”dır. Yine putperest Yunan ve Roma dininde Mars “savaş tanrısı”, Jüpiter “büyük tanrı”, Satürn “tarım tanrısı”, Uranüs “gök tanrısı”, Neptün “deniz tanrısı” ve Pluton ise “ölülerin ve yeraltının tanrısı”dır. Andromeda galaksisinin ismi ise, yine Yunan mitolojisinde sözde “deniz tanrısı Poseidon” tarafından öldürülmeye çalışılan Etiyopya prensesi “Andromeda”dan gelmektedir.

Açıkça görüldüğü gibi, astronomi bilimindeki kavramlar, doğrudan putperest Yunan ve Roma dininden alınmış batıl inançlara dayanmaktadır. Bu, sebepsiz ya da tesadüfi bir durum değildir. Materyalist felsefe eski Yunan kaynaklı olduğ için, materyalist bilim adamları kurdukları materyalist astronomi anlayışına eski Yunan ve Roma efsanelerinden ilhan bulmuşlardır. Ancak başta da belirttiğimiz gibi, bu astronomi anlayışının temelini oluşturan ve 18. ve 19. yüzyılllarda hararetle savunulan “sonsuz evren” inancı, 20. yüzyılın bilimsel bulgularıyla çökmüştür. Evrenin yaratılmadığı, sonsuzdan beri var olduğu zannının, aynı Yunan ve Roma efsanelerindeki sözde “tanrılar” gibi saçma bir batıl inanış olduğu ortaya çıkmıştır. Gerçekte tüm evren, içindeki tüm gökcisimleri ve en ufak parçasına kadar tüm maddeler, Allah tarafından yoktan yaratılmıştır.

TÜM BATIL DİNLER ALLAH'I İNKAR ETME SAPKINLIĞINA DÜŞER

Güneş dini başlığı altında saydığımız evrimci anlayışa sahip batıl dinlerin yanında Konfiçyüsçülük, Taoizm, Budizm de evrimci bir din anlayışı üzerine kuruludur. Diğer tüm batıl ve pagan dinler gibi bir Yaratıcı inancını reddeden Budist inancına göre de evren yaratılmamış, evrimleşmiştir. Bunun yanı sıra günümüzün Budizm'i de aynı evrimci anlayışı kabul etmektedir.



Görüldüğü gibi bu batıl ve akıl dışı inanışlar Darwinizm dininin temel inançları ile de çok büyük paralellikler göstermektedir: Bir Yaratıcı'nın inkarı, canlılığı tesadüfen meydana getiren ilk maddenin genelde su yada deniz olduğu, canlıların cansız maddelerden tesadüfler sonucu evrimleşerek var oldukları ve diğer canlı türlerini oluşturdukları, canlıların bilinçli bir tasarımla değil, başıboş tesadüfler sonucu oluştukları...

Batıl dinlerin temelini oluşturan bu inançların geçersizlikleri geçtiğimiz 20. yüzyıl içinde bilimsel gelişmelerle birlikte birer birer ortaya konmuştur. Bugün hiçbir tarafsız bilim adamı yukarıda saydığımız bu maddeleri savunmamaktadır. Çünkü bilimin ortaya koyduğu gerçek canlıların üstün bir tasarım, akıl ve plan sonucu yaratıldıkları gerçeğidir. Bazı ateist bilim adamlarının bu gerçeği kabul etmemelerinin nedeni ise bilimsel bir kaygıdan ziyade, yukarıda da izah ettiğimiz dogmatik yaklaşımdır. Bilim adamları arasında giderek yaygınlaşan "bilinçli dizayn" teorisinin önde gelen isimlerinden biri olan Amerikalı biyokimyacı Michael J. Behe'nin de ifade ettiği gibi; "… Bilinçli bir tasarımı kabul etmek, onlara ister istemez Allah'ın varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırmaktadır."



Evrimci zihniyetin asla kabul edemeyeceği gerçek, Allah'ın varlığı ve evreni bir amaçla, kusursuzca yarattığıdır. Oysa bir an olsun düşünmek bu apaçık gerçeği anlamak için yeterli olacaktır. Nitekim Allah Kuran'ın birçok ayetinde insanları yarattığı varlıklar üzerinde düşünmeye ve bu varlıklardan ibret almaya çağırmaktadır:

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi, 6-11)

Ayetlerde bildirildiği gibi çevrelerini saran sonsuz sayıdaki yaratılış delillerini inceleyip, vicdanlarının sesini dinleyerek inkarcı ve dogmatik bakış açısından kendini kurtaran bilim adamları ise, Yaratıcı'nın varlığını kabul etmekte hiç tereddüt etmemektedirler. Ama bu anlayışın etkisinden kendilerini kurtaramayan Darwinistler putperest kültürlerden kalma garip itikatlara hala itibar edebilmekte, dahası bunu akıl ve bilimin bir gereği gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

GÜNEŞ DİNİ

Günümüz evrimcileri ile geçmişteki putperest toplumlar ve inanışlar arasındaki bir diğer benzerlik, her iki grubun da Güneş'e tapınmaya dayalı dini bir inanca sahip oluşudur.

Güneş'e tapınmak, tarihin en eski dönemlerinden beri var olan sapkın bir inançtır. Güneş'in kendilerine ısı ve ışık sağladığını gören insanlar, bu durum karşısında varlıklarını bu gökcismine borçlu oldukları zannına kapılmışlar ve Güneş'i ilahlaştırmışlardır. Bu sapkın inanç, tarihte pek çok toplumu Allah'ın hak dininden uzak tutmuştur. Kuran'da bu konuya değinilir ve Hz. Süleyman devrinde yaşayan Sebe Halkı'nın Güneş'e taptıkları şöyle anlatılır:

Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah'a secde etmesinler diye. (Neml Suresi, 24-25)



Dikkat edilirse, insanların Güneş'e tapmaları, tam bir cehaletin ve akılsızlığın sonucudur. Güneş'in dünyaya ısı ve ışık ulaştırdığı doğrudur, ancak bunun için şükredilmesi gereken varlık, Güneş'i yaratmış olan Allah'tır. Güneş, hiçbir şuuru olmayan bir madde yığınıdır ve bir zamanlar yok iken sonradan Allah tarafından yaratılmıştır. Gelecekte bir gün de yakıtı tükenecek ve sönüp gidecektir. Belki bundan önce Allah tarafından yok edilecektir. Allah, Güneş'i de, tüm diğer gökcisimlerini de yoktan yaratmıştır ve dolayısıyla tüm bu varlıklar nedeniyle övülüp yüceltilmesi gereken Allah'tır. Bir ayette bu gerçek şöyle açıklanır:

Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Alah'a secde edin, ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz. (Fussilet Suresi, 37)



İlginç olan, günümüzün evrimcilerinin de eski Güneş dinlerinin temel inancını tekrarlayarak, varlıklarını Güneş'e borçlu olduklarını savunmalarıdır. Evrimci kaynaklara bakıldığında, dünya üzerindeki tüm canlılığın kaynağının Güneş olarak gösterildiği görülür. Evrimcilere göre Güneş'ten gelen ışınlar, dünya üzerindeki ilk canlılığın başlamasını sağlamıştır. Daha sonraki canlı türlerini oluşturan da yine Güneş enerjisi ve Güneş ışınları nedeniyle oluşan mutasyonlardır. Evrimcilerin bu konudaki yaklaşımını en iyi özetleyen kişi ise, ünlü Amerikalı ateist, din düşmanı ve evrimci Carl Sagan olmuştur. Sagan, Cosmos adlı kitabında, "eğer insanlar kendilerinden büyük bir şeye tapınacaklarsa bu Güneş olmalıdır" diye yazmış ve şöyle eklemiştir: "Atalarımız Güneş'e tapıyorlardı ve bu şekilde hiç de aptalca bir iş yapmıyorlardı."18

Carl Sagan'ın hocası olan evrimci astronom Harlow Shapley ise, "bazıları başlangıçta Allah vardı diyor, ben ise başlangıçta hidrojen vardı diyorum" sözüyle tanınmaktadır. Yani Shapley, var olan tek şeyin hidrojen olduğuna ve bu gazın zaman içinde kendi kendine insanlara, hayvanlara, ağaçlara dönüştüğüne inanmaktadır.

Dikkat edilirse, tüm bu saçma evrimci fikirlerin temelinde, maddi varlıkların ve doğanın ilahlaştırılması inancı yatmaktadır. Evrimcilerin dini, maddeye ve doğaya tapınmaktır.

Akıl sahibi insan ise, evrenin ve doğanın cansız ve şuursuz maddelerin bir eseri olmadığını, aksine gördüğü her detayda olağanüstü bir akıl, plan ve sanat bulunduğunu anlar. Böylelikle Allah'ın varlığını ve muhteşem yaratışını kavrar. Ancak günümüzde çoğu insan, bu gerçeğe karşı kördür ve maddeye tapınmaya devam etmektedir. Çünkü, Sebe Halkı örneğinde olduğu gibi, "... şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur. Bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar." (Neml Suresi, 24)

AYNI PUTPEREST ANLAYIŞ HALA DEVAM ETMEKTEDİR

Putperest dinlerin en önemli özellikleri taştan, tahtadan oyulmuş, cansız, konuşma yeteneği olmayan, kısacası hiçbir şeye güç yetiremeyen heykellere, nesnelere bir güç ithaf etmeleri ve onlardan bir medet ummalarıdır. Hatta bu inanca sahip olan kişiler, cansız putların tüm evreni ve canlıları var ettiklerine, tüm evreni hareket ettirdiklerine, sağlığı, bereketi ve rızkı onlardan bulduklarına inanmışlar, onlardan yardım istemişlerdir. Fakat işin ilginç olan yanı bu inanışların günümüz evrimcilerinde de kendini göstermesidir. Aynı geçmiş dönemde yaşamış olan putperestlerin cansız heykelleri evrenin ve canlılığın var oluşunda güç sahibi gördükleri gibi, evrimciler de şuursuz atomlardan oluşan cansız maddelerin bir güce sahip olduklarını zannederler. Bu cansız maddelerin tesadüfler sonucunda biraraya gelerek kendi kendilerini organize ettiklerini ve son derece kompleks ve kusursuz özelliklere sahip olan canlıları oluşturduklarını iddia ederler. Bu putların en önemlisi ise geçmişten bu yana hiç değişmeyen, sadece farklı isimlerle adlandırılan "Doğa" ya da "Tabiat Ana"dır.

Evrimciler doğada gelişen her türlü olayı, tabiat olaylarını "Tabiat Ana"dan bilirler. Bir kasırga, deprem, sel ya "tabiat ananın gazabı" ya da "doğanın mucizesi"dir. Ama "doğa" denen gücün ne olduğu konusunda kimsenin herhangi bir fikri ya da bir açıklaması yoktur. Aynı "Tabiat Ana" inanışı geçmiş topluluklarda isim değiştirir. Bu kez karşımızdaki, Yunan mitolojisindeki ismiyle "Gaia" ya da putperest dinlerde "Bereket Tanrıçası"dır. Evrimcilerin yaptığı ise bu sembolleri ve isimleri ortadan kaldırıp, aynı gücü şuursuz atomlara vermeleridir.



Nitekim bunu açıkça ifade etmekten çekinmemektedirler. Yunan mitolojisindeki "yeryüzü tanrıçası Gaia", sözde bilimsel bir "teoriye" ilham kaynağı olmuştur. James Lovelock adlı evrimci bilim adamı tarafından ortaya atılan ve "dünya gezegeninin canlı bir varlık" olduğunu savunan teori, "Gaia teorisi" olarak bilinmektedir. Bu durum, evrimciler tarafından "teori" diye öne sürülen kavramların aslında klasik putperest dinlerin batıl inanışları olduğuna güzel bir örnektir.



Tesadüfleri, cansız maddeleri, şuursuz atomları yaratma gücüne sahip varlıklar zannetmek elbette ki önemli bir mantık bozukluğudur. Putperestler nasıl cansız putların tüm varlıkları yarattıklarına inanıyorlarsa, evrimciler de cansız maddelerin kendi kendilerine canlı varlıkları oluşturduklarına inanmaktadırlar. Bu inancın kökeni, cansız maddeleri akıl ve irade sahibi, karar alabilen ve bu kararları uygulayabilen varlıklar olarak kabul etmeye kadar gitmekte ve böylece aslında herşey ilah olarak görülmektedir

Allah Kuran'da, Kendisi'nden başka varlıklara tapan, cansız putları ilah edinen insanların varlığından ve elçilerinin bu insanlarla olan mücadelesinden söz etmektedir. Kuran'da sözü edilen putperest topluluklardan biri Hz. İbrahim'in kavmidir:

(İbrahim) Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? (Meryem Suresi, 42)
Ayette de de bildirildiği gibi Hz. İbrahim'in babası ve kavmi, kendi elleriyle oluşturdukları, hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen cansız maddeleri ilah olarak kabul etmişlerdi. Hz. İbrahim döneminde böylesine ilkel bir inanca sahip olan putperestler kendi elleriyle yaptıkları cansız heykellerin rızık, şifa, azap ve bereket verme gibi özelliklere sahip olduklarını zannediyor ve onlara ibadet ediyorlardı.

DARWINİZM DİNİNİN DİĞER BATIL DİNLERDEN FARKI YOKTUR

Daha önce de vurguladığımız gibi Darwinizm 19. Yüzyılda bilim adamlarının ve Charles Darwin'in amatör araştırma ve gözlemleri sonucunda keşfedilen ve bilim çevrelerine sunulan bir teori değildir. Kökenleri, çok daha eskilerde yaşamış olan maddeci felsefecilere dayanmaktadır. Darwinist inanışlarla ilk olarak bundan birkaç bin yıl önce var olan çoktanrılı ve maddeci Sümer ve Yunan dinlerinde karşılaşıyoruz. Dolayısıyla Charles Darwin, evrim fikrini ilk ortaya atan kişi değil, bu inancın genel esas ve itikatlarının ana çerçevesini çizen, öğretilerini şekillendiren, daha sonra da kurumsallaştıran amatör bir araştırmacıdır.

Putperest Sümerlerin Allah'ı inkar eden ve canlıların başıboş bir evrim süreciyle oluştuğunu ifade eden yazıtları Darwinizm dininin belkemiğini oluşturan izahlardır.14 Sümer yazıtları incelendiğinde, ilk başta bir su karmaşasından söz edildiği ve bu su karmaşasının içerisinden birdenbire Lahau ve Lahamu adlı tanrıların ortaya çıktığı iddiası görülür. Bu batıl inanışa göre, ibadet edilen bu putlar ilk önce kendi kendilerini var etmişler, daha sonra da evrimleşerek diğer maddeleri ve canlıları oluşturmuşlardır. Yani canlılık cansız su kaosundan birdenbire oluşmuştur. Buradaki vurgu "madde ve evrenin ilk olarak sudan ortaya çıktığı ve canlıların cansız maddelerden oluştuğu" inancını savunan evrimci bakış açısıyla çok büyük bir uyum göstermektedir. Dolayısıyla kainatın bir evrimleşme süreciyle oluştuğuna dair batıl inanç Sümer dinlerinde de bulunmaktadır.

Mısır dinler tarihi incelendiğinde de aynı batıl inanışlarla karşılaşırız. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan bu saçma anlayışa göre "Yılan, kurbağa, solucan ve farelerin, su baskınlarıyla taşan Nil ırmağının çamurlarından oluştuklarına"15 inanılırdı. Yani Mısır dinlerinde de Yaratıcı inkar edilmiş, "canlıların tesadüfler sonucunda balçıklardan" oluştuğuna inanılmıştı. Bunun yanı sıra Babil ve Mısırlılara ait yaratılış hikayelerinde de "yeryüzünün ve yaşamın ortaya çıktığına inanılan ilk deniz" fikri yer almaktadır.



Bu düşüncenin artık tarihe karıştığını ve eski uygarlıklarla birlikte yok olduğunu sanmak çok büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü günümüzde de evrimciler aynı mantığı savunmakta ve "ilk deniz" ya da "su kaosu" fikrini, "ilkel çorba" ismiyle bilim dünyasına kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Evrim teorisinin bu iddiasına göreyse, dört milyar yıl kadar önce ilkel dünya atmosferinde canlılığın varlığı için gereken karbon ve fosfor gibi birçok cansız kimyasal madde en uygun şartlarda ve en uygun miktarlarda, tesadüfi birtakım faktörlerin etkisi ile suda biraraya gelmişler, bu arada devreye yıldırımlar, fırtınalar ve sarsıntılar girmiş, canlılığın ilk yapıtaşı olan amino asitleri oluşturmuşlardır. Bu aminositler yine aynı tesadüflerin sonucunda proteinleri, bu proteinler hücreleri oluşturur, bu tesadüfler zinciri devam eder ve sonucunda insana ulaşır…



Oysa cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış, bilim dışı bir iddiadır. Her canlı hücre, bir başka canlı hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya üzerindeki hiçkimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız maddeleri biraraya getirerek canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır. Bu ise ilk hücrenin mutlak surette bilinçli bir biçimde yaratıldığını göstermektedir.

Karmaşık ritüelleri ve putperest öğretileriyle Güney Asya'da çok geniş kitleleri etkisi altına alan Hinduizm de "tüm canlıların okyanuslardan ortaya çıktıkları" temeli üzerine kurulmuştur. Masalsı bir anlatım ve efsanevi kişiliklerle süslü Hindu öğretilerini içeren Rig Veda ve Atharca Veda yazıtlarında da bu inanç detaylı olarak anlatılmaktadır. Bir Yaratıcı'nın var olduğu gerçeğini reddeden Hindu felsefesine göre evren "prakriti" adı verilen kocaman, yuvarlak bir maddeden oluşmuştur. Canlı cansız tüm maddeler bu ilk maddeden evrimleşerek oluşmakta ve tekrar prakritiye dönüşmektedir. Daha sonra aynı evrimsel süreç yeniden başlamaktadır.17 Yani tüm kainat bu cansız ilk maddeden oluşmaktadır.

Canlılığın ilk olarak ortaya nasıl çıktığı sorusu Darwinizm dininin de en büyük açmazlarından biridir. Bu nedenle de evrimciler bu soruyu genelde geçiştirmeye çalışırlar. Çünkü verebilecekleri en somut cevap, yukarıda da örnek verildiği gibi milattan önceki batıl dinlerin verdikleri cevaplardan farklı değildir. Zaten Darwinizm'in geliştiği dönemde de canlılığın oluşumuyla ilgili batıl inançlar hakimdi. Bu insanlara göre sinekler terden, kurbağalar çamurdan, karıncalar şekerden meydana geliyorlardı.

Bu saçma inançlardan bir tanesi de evrimcilik tarihinin en garip inançlarından biri olan "Umulan Canavar" (Hopeful Monster) teorisidir. Bulunması umulan ara geçiş formlarının bulunamamasından dolayı çok büyük bir baskı altına giren bazı evrimciler, evrim için ara geçiş formlarına ihtiyaç olmadığını, çünkü türler arasındaki değişimin aniden meydana geldiğine karar vermiş ve bunun sonucunda da umulan canavar teorisini ortaya atmışlardır. Umulan canavar teorisine göre canlılığın oluşumu, şekerden karıncanın oluştuğunu iddia eden inançtan farklı değildir. İlk kuş bir sürüngen yumurtasından birdenbire çıkmış, daha sonra aynı şekilde tesadüfen başka bir yumurtadan çıkan kuş ile birleşmiş ve böylece kuş familyası oluşmuştur. Bu teorinin bir benzeri de Charles Darwin'in suda çok fazla yüzen ayıların zaman içinde balinalara dönüştüğü yönündeki iddiasıdır. Oysa bugün bilimsel gerçekler Darwin'in bu iddiasının ne kadar bilimdışı bir safsata olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. (Bu konularda ayrıntılı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni)

Darwinizm Dininin Kökenleri

“Socrates öncesi yaşayan Yunan Miletli felsefeciler kainatın yaratılışıyla ilgili evrim kavramlarını Mısır ve Babil ya da Sümer’in çok daha eski dini liderlerinden almışlardı... Bu yüzden evrim hiçbir şekilde modern bir ’’bilimsel’’ keşif değildir, fakat tarih öncesi çağlara ait Allah karşıtı dünya dininin günümüzde yeniden canlanmasıdır… Bu teorinin başlangıcını Charles Darwin ve onun yakın atalarına dayandırmak adet olmasına rağmen, bu fikrin temel şekli, yazılı tarihin kendisinin başlangıcına kadar uzanmaktadır. “(Abel, Ernest L., Ancient Views on the Origin of Life (Farleigh: Dickinson University Press, 1973) s.15

Herhangi bir kişiye "Din nedir?" diye sorulacak olsa, vereceği cevap, büyük bir ihtimalle dinin insanları Allah'ın bildirdiği doğru yola, mutlak hayra götüren ilahi kanunlar olduğu olacaktır. Ancak şu an dünya üzerinde var olan dinlerin birçoğu bu tanıma uymamaktadır. Şu an yeryüzündeki çok sayıda dini başlıca iki gruba ayırabiliriz; Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi Allah'ın vahyine ve tevhid inancına dayalı ve Allah'ın elçileri vasıtasıyla insanlara bildirdiği hak dinler, öte yanda da insanlar tarafından ortaya çıkarılan ve içlerinde birçok hurafeler barındıran batıl dinler.

Hak dinler insanları Allah'ın birliğine, elçilerine, kutsal kitaplarına, ahiretin, cennet ve cehennemin varlığına inanmaya davet ederler. Batıl dinler ise hak dinlerin tam tersine insanları doğrulardan uzaklaştırır ve batıl inançlarla, totemlerle, putlarla, binlerce tuhaf öğretiyle, garip itikatlarla, büyüyle, birbirinden yoz mezheplerle, töre ve geleneklerle dolu bir hayata sürüklerler. Bu dinlere bağlananlardan kimisi totemlere tapar, kimisi güneşe ibadet eder, kimisi "uzaylılar"a inanır, taştan, tahtadan putlardan medet umar, onların karşısında ayinler yapar, hediyeler sunar, onları mutlu etmeye çalışırlar. Şimşek çaktığında gök tanrısının kızdığına, yağmur yağdığında da ağladığına inanırlar. Bu tür inançlara sahip kişiler Kuran'da "müşrik" (Allah'a ortak koşan) olarak tanımlanır, Batı literatüründe ise "pagan" olarak isimlendirilirler. Bu inanca sahip kişilerin hayatları içinde aklın, vicdanın, mantığın ve dünya gerçeklerinin hiçbir yeri yoktur.

Batıl dinlerin hayatın oluşumuna ve canlı türlerinin varlığına yönelik getirdikleri açıklamalar da aynı cahil yaklaşımın bir devamıdır. Genel inanış kainatın ve tüm canlılığın havadan, sudan ya da ateşten oluştuğu ya da uzaydan geldiği yönündedir, bir diğer inanış da kainatın her zaman var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı yönündedir. Pagan dinler tüm kainatın tapındıkları tahta ve taştan putlar tarafından var edildiğine inanırlar. Bu sapkın inanışa göre her bir put kainatın bir bölümünü var etmiş ve kendi var ettiği bölüme de hakim olmuştur; gök tanrısı gökyüzünde, deniz tanrıçası sularda, yer tanrısı insanlar arasında hükmetmektedir.

Dinler tarihi mukayeseli olarak incelendiğinde pek çok batıl dinin birbirinden etkilendiği, gerek inanışlarında, gerekse öğretilerinde çok önemli benzerlikler bulunduğu görülür. Eski Yunan ve Mezopotamya dinleri gibi çok eski tarihlerde ortaya çıkan putperest dinler, günümüzdeki pek çok batıl dinin kökenini oluşturmuşlar, bu dinleri öğretileriyle beslemişlerdir. Bu dinlerden etkilenip, aynı dönemlerde filizlenmeye başlayan bir batıl din de, dini yönüne önceki bölümde dikkat çektiğimiz "Darwinizm dini"dir.

Darwinizm dini ile diğer batıl dinler arasında gerek kainatın ve canlıların oluşumuna verilen cevaplar, gerekse genel öğretiler ve inançlar konusunda çok büyük benzerlikler bulunmaktadır. Yani Darwinizm insanların büyük bölümünün inandığı gibi bilimsel bir gerçek, deneylere ve gözlemlere dayalı sağlam bir kuram değildir. Darwinizm, bilimdışı bir temel üzerine oturtulan birkaç bin yıllık bir "mantık yürütme"dir. Bu nedenle kitap boyunca Darwinizm dininin ilk ortaya çıkışı, kurucusu, kutsal kitabı, misyonerlik anlayışı ve diğer dinlerle bağlantıları incelenirken, diğer batıl dinlerle mukayesesi yapılacak ve çarpıcı benzerliklerin altı çizilecektir.

ENTELEKTÜEL BİR DİKTATÖRLÜK

Evrimcilerin yukarıda alıntı yaptığımız bu süslü sözleri onları kendi inanışlarına göre diğer dinlerin de üzerinde hayali bir konuma yerleştirmektedir. Bu çarpık düşünceye göre evrim tek "objektif gerçek"tir ve evrimciler bu aldatmacanın verdiği güçle diğer dinleri de kendilerine tabi olmaya davet etmektedirler. Evrimci bir anlayışa göre, diğer dinler, eğer evrimi ve onun ortaya çıkardığı kavramları kabul ederlerse, "ahlaki bir öğreti" olarak yaşamalarına izin verilecektir. Neo-Darwinist akımın en önemli birkaç isminden biri olan George Gaylord Simpson bunu şöyle ifade eder:

Elbette dini olarak tanımlanan ve dini duygulara dayanan ve hala varlıklarını koruyan bazı inanç sistemleri vardır. Bunların evrimle uyuşmaları kesinlikle söz konusu değildir ve dolayısıyla duygusal etkilerine rağmen, entelektüel olarak savunulmaları mümkün değildir. Ancak duygusal alanda kalmaları şartıyla, ben bunların evrimle bir arada var olabileceklerini savunuyorum. Bir başka deyişle, evrim ve doğru din, birbirleriyle uyuşabilirler.11

Bu, evrim ve onun üzerinde gelişen bilimsel öğretiler, diğer dinleri yargılama hakkına sahiptir demektir. Bu dinlerin hangilerinin ya da hangi yorumlarının doğru din olarak kabul edileceğine karar vermek de yine evrim dinine düşecektir. Söz konusu önyargılı düşünceye göre, doğru din denen şey sadece insanlar arasındaki ahlak kıstaslarını belirtmekle yükümlü bir öğreti olabilir.

Bu otoriter yaklaşıma, yani insanların kendi kabul ettikleri doğruları diğer kişilere kabul ettirme konusunda baskı yapmalarına bir örnek Kuran'da yer almaktadır. Kuran'da eski Mısır Firavun'u anlatılırken onun kendi halkına "ben, size yalnızca gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum" dediğine dikkat çekilir. (Mümin Suresi, 29) Bu söz günümüzdeki evrimcilerin de sıkça telaffuz ettikleri bir mantıktır. Evrimciler Firavun'la çok büyük benzerlik gösteren bu yaklaşımlarıyla, evrim teorisini halklara empoze ederken, bir yandan da bilimsel çevreleri baskı altında tutarlar. Bu baskı içinde evrim adeta bir tabuya dönüştürülmüştür. Evrime inanmayanlar neredeyse dışlanırlar. Ünlü anatomi profesörü Thomas Dwight, bu durumu "entelektüel bir diktatörlük" olarak nitelendirerek şöyle der:

Evrim konusunda kurulmuş olan diktatörlük, meselenin dışında olanların tahmin edemeyeceği kadar despot hale gelmiştir. Sadece düşünce sistemimizi etkilemekle kalmıyor; aynı zamanda terör çağlarını aratan bir baskıyı da sürdürüyor. Acaba bilim dünyası liderlerinden kaç tanesi düşüncelerini aynen açıklayabiliyorlar.12

Evrim gerçekten de çok büyük kitleleri etkisi atına alan batıl bir dindir, fakat kesinlikle bilim değildir. Zaten bu kişilerin ifadeleri dikkatli olarak incelense satır aralarında onların da bir dinden bahsettikleri kolaylıkla anlaşılacaktır. Önemli bilim tarihçilerinden Margorie Grene'in söyledikleri, bu açıdan değerlendirildiğinde şaşırtıcı değildir:

Darwinizm'in tutulma ve halen de insanların zihninde yer etmesinin sebebi onun bir bilim dini olmasından kaynaklanmaktadır. Küçük ve şansa dayalı hataların dışsal ve dolaylı determinasyonu, hayatın, insanların, ve insanın en derin umut ve en yüksek başarılarının ortaya çıkmasının doğacı evrimin en temel taşları olduğu addedilmektedir... Birtakım değişikliklere uğramış, ancak özde hala aynı özellikleri taşıyan Darwin teorisi, kendisine ilahi bir şevkle inanan taraftarlarının tebliğ ettiği bir din haline gelmiştir ve teoriye şüphe ile bakanları bilimselliğe yeterli inancı olmayan kafası karışık kişiler olduğunu düşünmektedirler.13

İşte Darwinizm, taraftarlarının konuşmalarındaki, yazılarındaki ve düşüncelerindeki tüm bu dini öğelere rağmen hala insanlara bilimsel bir teori olarak sunulmakta, insanlar ortada hiçbir bilimsel delil olmadığı halde bu teoriye körü körüne inandırılmaktadırlar. Evrimcilerin bu dogmatik yaklaşımlarının nedeni ise, evrimi terk ettiklerinde karşılaşacakları gerçekten kaçıyor olmalarıdır. Çünkü bu gerçek yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kainatın ve tüm canlıların Allah tarafından yaratıldığı gerçeğidir. Bu ise, söz konusu bilim adamlarının sahip oldukları maddeci ve ateist anlayış açısından kabul edilebilir bir durum değildir.

Bu nedenle bu batıl dinin dünya üzerindeki zararlı etkisinin farkına varıp, batıla karşı "gerçeklerden ve doğrulardan" yana olmak, akıl ve vicdan sahibi insanlar için son derece önemlidir. Bu putperest dinin akıl dışı öğretilerini daha yakından tanımak ise doğrulardan yana tavır almanın ve batılı geçersiz kılmanın ilk adımıdır. Bunun ardından Yaratılış gerçeğini tüm delilleriyle ortaya koymak, Allah'ın "Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir" (Enbiya Suresi, 18) ayetiyle bildirdiği gibi tüm bu batıl dinleri geçersiz kılacaktır.

20 Mayıs 2008 Salı

GÜNÜMÜZ EVRİMCİLERİ DARWİN'DEN BİLE DAHA KATIDIR

Günümüz evrimcilerinin bu dogmatik tutumu, bizzat teoriyi ortaya atan Darwin'den bile çok daha katıdır. Darwin teorisini ortaya atarken, kendisine belli bir "yanılma şansı" bırakmış, Türlerin Kökeni adlı kitabında sık sık "eğer teorim doğruysa..." diye başlayan yorumlar yapmıştır. Bu yorumlarında Darwin'in bazı bilimsel kriterler kabul ettiği, teorisinin nasıl yanlışlanabileceği konusunda kıstaslar ortaya koyduğu görülmektedir. Örneğin fosil kayıtları hakkında şöyle yazmıştır:

Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş türleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.9

Darwin'in sözünü ettiği " sayısız ara-geçiş türleri" hiçbir zaman bulunmamıştır ve bunu günümüzdeki pek çok evrimci paleontolog da kabul etmektedir. Bu durumda Darwin'in "eğer teorim doğruysa" şeklindeki koşuluna bakarak, teorinin reddedilmesi gerekir. (Bugün yaşasa, belki Darwin de bu nedenle teorisini reddedecekti.)



Oysa günümüz evrimcileri, bu konuda olağanüstü bir umursamazlık ve bağnazlık göstermektedirler. Türkiye'deki Darwinist çevrelerin en önde gelen yayın organlarından biri olan Bilim ve Ütopya dergisinde, bu derginin 1 numaralı "evrim uzmanı" kimliğindeki Dr. Ümit Sayın tarafından yazılan bir yazıda, Darwin'in "eğer teorim doğruysa... kalıntıları mutlaka fosil kalıntılarında bulunmalıdır" dediği ara geçiş formları için şöyle yazılmaktadır:

Archaeopteryx'in uçan bir dinozor olmasının evrim kuramının doğruluğu ve geçerliliği açısından fazla bir önemi yoktur. Hiçbir geçiş fosili bulunmasa bile bu evrim kuramını çökertmez... Varsayalım ki, henüz hiçbir fosil bulamadık; bu tüm ara canlıların kaybolduğunu, doğaya karıştığını gösterir.... Diyelim ki tüm fosiller fos çıktı! Bu bile evrim kuramını çökertmez, çünkü fosiller, Archaeopteryx ve diğer geçiş hayvanları sadece mekanizmaların izahı için gereklidir.10

Yani yazar, "hiçbir fosil kanıtı bulamasak da, evrime olan inancımızı koruruz" demektedir. Darwin bile bu konuyu teorisinin doğru olup olmadığının en önemli kıstaslarından biri olarak belirtmişken, söz konusu evrimci yazarın bu kıstası bir kenara bırakarak "her ne surette olursa olsun evrime inanma" tavrı göstermesi son derece ilginçtir. Bu durum, Darwinizm'in her türlü bilimsel kriterden uzak, dogmatik bir inanç olduğunun göstergesidir.

Darwinizm Batıl Bir Dindir

“Birtakım değişikliklere uğramış, ancak özde hala aynı özellikleri taşıyan Darwin teorisi, kendisine ilahi bir şevkle inanan taraftarlarının tebliğ ettiği bir din haline gelmiştir ve teoriye şüphe ile bakanların bilimselliğe yeterli inancı olmayan kafası karışık kişiler olduğunu düşünmektedirler.”

(Margorie Grene) Margorie Grene, Encounter, (Nov. 1959), s. 48-50.

Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi evrim teorisinin geçersizliği bilim çevreleri tarafından yıllardır ortaya konmaktadır. Ortaya atıldığı günden itibaren bilim alanında yaşanan pek çok gelişme bu teorinin iddialarını birer birer geçersiz kılmıştır. Elektron mikroskobunun bulunması, genetik kanunlarının ve ardından DNA'nın keşfedilmesi, canlı organizmaların son derece kompleks sistemler içerdiklerinin ortaya çıkması ve daha pek çok bilimsel gelişme, Darwinizm'in aleyhinde olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Ancak biz burada Darwinizm'in farklı bir yönünü ele aldığımız için, evrimin bilim karşısındaki çöküşünün detaylarına girmeyeceğiz. Darwinizm'in bilimsel gerçekler ışığında hiçbir geçerliliği olmadığını, bilimsel delillerin evrim teorisini geçersiz kıldığını kitabın sonundaki "Evrim Yanılgısı" bölümündeokuyabilirsiniz. (Ayrıca Evrim Aldatmacası, Hayatın Gerçek Kökeni, Evrimcilerin Yanılgıları, Evrimcilerin İtirafları… gibi kitaplarımızda da bu konularla ilgili detayları bulabilirsiniz.)

Ne var ki, bilim bu kadar hızla ilerlemesine ve insan hayatına sürekli bir yenilik getirmesine rağmen bazı bilim adamları hala "gerici", "bağnaz" ve "tutucu" diyebileceğimiz bir zihniyetle 19. yüzyılın (2 yüzyıl öncesinin) ilkel bilim anlayışı ile üretilmiş, bugün çocukları bile güldürecek basitlikte ve yüzeysellikte teorilere sahip çıkmaya çalışmaktadırlar.

Peki Darwinizm'in bazı bilimsel çevrelerde bu denli popüler olmasının nedeni nedir? Ortada evrim teorisini destekleyen tek bir somut bilimsel delil dahi yokken, aksine tüm canlıların çok üstün bir tasarımla var edildikleri, evrim teorisinin iddia ettiği gibi tesadüfen gelişemeyecekleri apaçıkken, bazı insanlar nasıl olup da hala çok şiddetli birer evrim savunucusu olabilmektedirler?

İşte bunun nedeni teorinin, bilimselliğinden ziyade bir zihniyetin, inancın ifadesi olmasında yatmaktadır. Bu zihniyet, evrimi, geçerliliği bilimsel verilerle incelenecek bilimsel bir teori olarak değil, ne olursa olsun doğrulanması gereken bir inanç olarak görmektedir. Söz konusu zihniyete sahip kişilerin bu inançları da bilimsel gerekçelere dayanmadığı için, evrim teorisini çürüten bilimsel kanıtların ortaya konması teoriye olan dogmatik bağlılıklarını kesinlikle etkilememektedir. Evrim aleyhinde gösterilen deliller ne kadar güçlü olursa olsun, evrimciler bunları gözmezlikten gelmekte, inançlarını şiddetli bir şekilde savunmaya devam etmektedirler.



Darwinistler için evrim teorisi herhangi bir bilimsel savdan çok daha ötedir. Evrim teorisi söz konusu olduğunda evrimci bilim adamları için tarafsızlık, bilimsellik, objektiflik gibi kavramlar bir anda ortadan kalkar. Teorilerine o kadar şiddetli bir şekilde bağlıdırlar ki, evrimci Nature dergisinde yayınlanan bir makalede ifade edildiği gibi; "Bu saygın bilim adamları, 'eğer evrim teorisi doğruysa' diye başlayan bir cümle yazmaktansa sağ ellerini kesmeyi tercih ederler."1 Çünkü evrim teorisinin doğru olmaması gibi bir ihtimali akıllarına dahi getirmek istememektedirler.

Bu, insanların bilim adamlarında görmeye alışkın olmadıkları bir yaklaşımdır. Çünkü insanlar genelde bilim adamlarının felsefi ve ideolojik önyargılara dayanarak konuşacaklarına ihtimal vermezler. Onlara göre bilim adamları somut delillerle kanıtlanmış, doğruluğu deneylerle ispatlanmış gerçekleri dile getiren, objektif insanlardır. Bu nedenle de evrim teorisinin doğruluğundan hiçbir şekilde kuşku duymazlar. Oysa bu, büyük bir yanılgıdır; çünkü evrimci bilim adamları için evrim teorisi söz konusu olduğunda tüm bu bilimsel kriterler ortadan kalkmaktadır. Darwinizm'in önde gelen ideologlarından Pierre Teilhard de Chardin'in aşağıdaki sözleri, Darwinistler'in evrim teorisine bakış açılarının "bilimsellik" düzeyini gözler önüne sermektedir:

Evrim bir teori, bir sistem ya da bir hipotez midir? Hayır o bunların hepsinden öte bir şeydir. Evrim, kendisinden kuşku duyulmayan yegane ilkedir ki, tüm teoriler, tüm sistemler, tüm hipotezler, ciddiye alınabilir ve doğru olabilmek için ona dayanmak zorundadırlar. Evrim, tüm gerçekleri aydınlatan bir ışık, tüm çizgilerin kendisinden çıkması gereken bir ana çizgidir. İşte evrim budur.2

Yukarıdaki alıntıda olduğu gibi, Darwinistler'in evrim teorisini ifade ederken kullandıkları terimler de bize bu dogmatik yaklaşım hakkında çok önemli ipuçları vermektedir. Bu anlatımlarda bilimsel kelimelerden ziyade, körü körüne bağlılığı ifade eden sıfatlar, açıklamalar kullanılır. Örneğin dünyanın sayılı evrimcilerinden G.W. Harper evrim teorisini "metafizik inanış"3 , Harvard'ın seçkin evrimci biyologlarından Ernst Mayr ise "günümüzde insanın dünyaya bakış açısı"4 olarak adlandırır. 20. yüzyılın belki de en önde gelen evrimcilerinden biri olan Julian Huxley evrimi "evrensel ve her yanı kaplamış olan bir yöntem" olarak görmüş ve "gerçeğin tümü"5 olarak adlandırmıştır. Zamanının en ünlü evrimcilerinden olan ve 1975'te ölümünün ardından günümüzün önde gelen evrimci genetikçileri tarafından biyogrofisi hazırlanan Theodosius Dobzhansky'nin evrime bakış açısı de Chardin'inkini takip etmiştir. Dünyanın en önemli bilim felsefecilerinden olan Karl Popper, evrim teorisinin bilimsel bir teori değil, "metafizik bir araştırma programı"6 olduğunu belirtir. Evrimcilerin tüm bu tanımlamalarının ardından İngiliz fizikçi, H.S. Lipson ise evrim teorisinin şu anki durumunu şöyle açıklamaktadır:

Aslında evrim, bir bakıma bilimsel bir din haline gelmiştir. Hemen hemen tüm bilim adamları bunu kabul etmişler ve pekçoğu da gözlemlerini ona uydurmak için bulgularını eğip bükmeye hazırlanmaktadırlar.7



Theodosius Dobzhansky  - Ernst Mayr  -  Karl Popper

Yukarıda isimleri geçen tüm bu otoritelerin Darwinizm'i anlatırken kullandıkları kelimeler, kavramlar gerçekten de dikkat çekicidir. Bu kelime ve kavramlarda ne bir matematiksel sonuçtan, ne bir somut delilden, ne de elde edilen herhangi bir bulgudan evrimi destekleyen deney ya da gözlemlerden bahsedilmemektedir. Bunun yerine, evrim hep "gerçeğin tümü", "her yanı kaplamış bir ana yöntem", "tüm gerçekleri aydınlatan bir ışık" gibi garip sıfatlarla tanımlanmaktadır.

Dikkat edilirse hiçkimse yerçekimi kanunu, dünyanın dönüşü ya da termodinamik kanunu için bu tip ifadeler kullanmamakta, dogmatik anlatımlara girmemekte, metafizik yorumlara yönelmemekte ve abartılı çıkarımlar yapmamaktadır. Çünkü bilimsel gerçekler ortadadır ve herkes tarafından gönül rahatlığıyla açıkça kabul görmektedir. Bu nedenle de ne Newton ne Einstein ne de başka bir bilim adamı için haddini aşan abartılı ifadeler kullanılmaktadır. Örneğin yerçekimi kanununu hiç kimse "tatmin edici inanış" olarak adlandırmaz, ya da termodinamik kanunları için "eğer doğruysa diye bir ifade kullanacağıma kolumu keserim" demez.

Oysa evrimcilerin üslubu çok farklıdır. Konuşmalardan ya da anlatımlardan anlaşılan söz konusu kişiler, bir bilim adamından çok, dinini her şart ve durumda koruyacağına dair yemin etmiş bir kişi havasındadırlar. Bu nedenle de anlatımlarında hiçbir şekilde bilimsel bir metod izlenmemekte, bilimsel bir anlatım kullanılmamaktır. Kimse yapılan deneylerden, elde edilen kanıtlardan bahsetmemekte, ortada metafizik öğeler taşıyan kelimeler ve kavramlar dolaşmaktadır. Üstelik bu kişiler evrim konusunda dünyaya gelmiş olan en şöhretli isimlerdir. Kullanılan kelimeler bir araya getirildiğindeyse ortaya çok ilginç bir tablo çıkmaktadır: "Evrimsel dogma!", "Bilimsel din!", "Tatmin edici inanç!", "Evrim efsanesi!", "Modern insanın dünya görüşü!", "Yayılma yöntemi!", "Gerçeğin tümü!", "Herşeyi aydınlatan ışık!", "Metafizik inanış!", "Metafizik bir araştırma programı!", "Tüm düşünce sistemlerinin takip etmesi gereken bir yörünge!"…

Evrim literatürünü biraz daha araştırsak evrim teorisinin dini karakterini ve tüm sosyal ve hatta psikolojik olaylara kadar evrimci bakış açısını ifade eden pek çok örnekle karşılaşabiliriz. Takdir etmek gerekir ki, böylesi şatafatlı terimler için kimse bilimsellik iddiasında bulunamaz. Sidney Üniversitesi'nde biyolog olan L. C. Birch ve yine Stanford Üniversitesi'nden biyolog P. R. Ehrlich bu evrimsel dogmayı açıkça dile getirmektedirler:

"Evrim teorimiz... herhangi bir gözlem tarafından reddedilemeyecek bir teori haline gelmiştir. Akla yatkın her gözlem ona uygun hale getirilebilir. Bu yüzden 'ampirik bilim dışındadır'...Kimse onu sınayacak yollar düşünemez. Herhangi bir temele dayanmayan veya olabildiğince basitleştirilmiş birkaç laboratuvar deneyine dayalı düşünceler geçerliliklerinin çok ötesinde bir geçerlilik kazanmıştır. Bunlar, çoğumuzun eğitimimizin bir bölümü olarak kabul ettiği evrimsel bir dogmanın parçası haline gelmişlerdir."8

15 Mayıs 2008 Perşembe

EVRİMCİLER, ŞÜPHELERİ GİDERMEK İÇİN SAHTEKARLIK YAPMAYI MÜBAH GÖRÜRLER

Evrimciler teorilerini ayakta tutabilmek ve teorinin temel iddialarını destekleyebilmek için tarih boyunca pek çok sahtekarlık yapmışlardır. Darwinistler şüphelerin ancak bu şekilde giderileceğini düşünürler, çünkü bir yerden sonra boş sözlerin, demagojilerin değerini kaybettiğinin onlar da farkındadırlar. İnsanlar evrim teorisini savunanlardan bir delil, belge beklemektedirler. Onların bu beklentilerine Darwinistler'in verebilecekleri tek cevap ise işte bu sahte delillerdir. Çünkü hayali bir süreç olan evrimi savunmanın başka herhangi bir yolu yoktur. Bilimsel bulgular evrimi çürüttüğüne göre geriye tek yol olarak sahtekarlıklara başvurmak kalır. Ya bulgular gizlenir veya imha edilir ya da bunlar çarpıtılarak sanki evrim teorisini destekliyorlarmış gibi gösterilir. İşte tamamen dayanaksız olan evrim teorisini ayakta tutabilmek için yapılabilecek yegane çaba, ancak bunlar olacaktır...

Bunlardan biri öne sürdükleri sözde "maymun-insan" imajını destekleyebilmek için başvurdukları hayali çizimlerdir. Bu amaçla ellerine fırçaları alıp hayali yaratıklar çizer, bilgisayarlarda yeni maymun-insan tasarımları yaparlar. Fakat bunu yaparken ilham aldıkları tek kaynak hayalgüçleridir, çünkü ellerinde herhangi bir bilimsel kaynakları yoktur. Bu nedenle de teorilerini destekleyecek delilleri kurgulamaya başlarlar. Allah'ın yaratışındaki kusursuz güzellikleri ortaya koyan gerçek iman hakikatlerine karşı, Darwinistler de kendi dinlerinin sahte iman hakikatlerini oluştururlar.

Bunun da ötesinde, Darwinistler geçmişte çok daha somut ve bilim tarihine birer skandal olarak geçen sahtekarlıklar da yapmışlardır.



Sahte çizimler ve temelsiz canlandırmalar evrim propagandasında önemli bir yere sahiptir. Piltdown Adamı kafatası en büyük evrim sahtekarlıklarından biridir (altta).

Örneğin 1912 yılında ortaya atılan ve 1953 yılına kadar tüm dünyayı aldatan Piltdown Adamı kafatası, bir evrimci tarafından insan kafatasına organgutan çenesi monte etmek suretiyle üretilmiş sahte bir bir fosildir. Sahte kafatasının dişleri, insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmiştir. Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyumdikromat ile lekelendirilmiştir. Bu fosili dünyanın en ünlü müzesi unvanını taşıyan British Museum'da 40 yıl boyunca sergileyen evrimciler, bu 40 yıl boyunca tüm bilim dünyasını aldatmışlardır. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya)

Bir başka ilginç sahtekarlık, Darwin'in çağdaşı ve arkadaşı Alman biyolog Ernst Haeckel'in imzasını taşımaktadır. Haeckel, ortaya attığı "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) teorisini desteklemek için, balık ve insan embriyolarını birbirine benzer gösteren sahte çizimler yapmıştır. Embriyoların resimlerine bazı eklemeler yapmış, bazı kısımları ise çıkarmıştır. Bunun ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir:


Ernst Haeckel ve çizim sahtekarlığı yaptığı embriyo resimleri

Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.

Bu sahtekarlıklar ilk anda akla gelen ve basına yansıyanlardan sadece birkaç tanesidir. Fakat evrim tarihi incelendiğinde daha pek çok sahtekarlıkla karşılaşılacaktır: sahte çizimler, hayali rekonstrüksiyonlar, fosillerde yapılan tahrifatlar… Bu sahtekarlıkların amacı ise bilimsel gerçeklerden kendine destek bulamayan bu teoriye bir şekilde destek olabilmek, onu olabildiği kadar yaşatabilmektir. Bu sahtekarlıklar evrimin dogmatik bir din, evrim savunucularının da batıl dinlerini savunmak için herşeyi göze alan fanatik bağlılar olduklarının çok önemli bir delilini oluşturmaktadır.

Evrimcilerin Çabaları Bir Fayda Sağlamayacaktır

Onların içinde bulundukları şey (din) mahvolucudur ve yapmakta oldukları şeyler (ibadetler) de geçersizdir.” (Araf Suresi, 139)

Darwinizm dini hakkında bu kadar ayrıntılı bilgi sahibi olduktan sonra her insanın kendisine sorması gereken bir soru karşımıza çıkmaktadır: Bu dinin amacı nedir? Kurucusuyla, sözde kutsal kitabıyla, misyonerleriyle dünya genelinde güçlü bir yapı kuran Darwinizm dini neyi hedeflemektedir?
Bu dinin tek bir amacı vardır. Allah'ın vahyine dayalı hak dinleri, başta da bozulmamış tek din olan İslam'ın yerini almak ve onları ortadan kaldırmak. Yani Darwinizm dini hak dinlere karşı oluşturulan bir karşı-dindir, yani sözde bir alternatif olarak ortaya atılmıştır. Nitekim şimdiye kadar tüm pagan dinler de gerçekte bu amaca hizmet etmiştir. Kuran'da putperest Sebe halkı hakkında şu bilgi verilmektedir:

Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah'a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar). (Neml Suresi, 24-25)

Ayette Sebe halkının batıl dinleri gereği Güneş'e secde ettikleri bildirilirken, çok önemli birkaç konuya daha dikkat çekilmektedir. Bunlardan en önemlisi bu Pagan dini kuranın, insanlara süslü gösterenin, doğru yoldan alıkoyanın Şeytan olduğudur. Yani Allah'ın vahyine karşı duran bu putperest dinler de Şeytan'ın vahyine dayalıdır. Şeytan ise bunu insanlar "Allah'a secde etmesinler diye" yapmaktadır. Yoksa Şeytan da Güneş'in kendisine tapınılacak bir ilah olmadığını bilmektedir. Tüm kainatı olduğu gibi Güneş'i de yaratan Allah'tır.
Darwinizm dini de, ona bağlananlar "evrim süreci"ne hizmet etsinler, evrimciler arasında bir dayanışma oluşturup birlikte bilimsel araştırmalar yapsınlar diye var değildir. Zaten ortada "evrim süreci" de yoktur. Amaç, bu sahte dini kullanarak insanları Allah'a inanmaktan alıkoymaktır. Zaten Darwinizm'in önde gelen kurucularından Julian Huxley de kendince "… Evrim bir zamanlar Tanrı'nın üstlendiği fonksiyonu yerine getirebilir, yani insanoğlunun inanç ve umutlarını koordine eden güçlü bir prensip olabilir" derken bu amacı dile getirmektedir.

Dolayısıyla evrim dininin en önemli hedefi, insana Allah'ın yaratmadığı ve dolayısıyla hiçbir ilahi kurala karşı sorumluluk duymaması gerektiği aldatmacasını aşılamaktır. Evrimciler kendi ifadelerinde de bunu sık sık vurgulamakta ve insanın kendi "ustası ve amiri" olduğunun ve "sadece kendine karşı sorumlu olduğunun" altını çizmektedirler.

Bu vurgu ise insanlara İslam'da ve Allah'ın vahyine dayalı diğer hak dinlerde bildirilen gerçeklerin tam tersidir. Allah insanları bir damla sudan yaratmış ve ona "sorumsuz" bırakılmadığını bildirmiştir:

"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi, 36-40)

Allah insana bir düzen içinde biçim vermiş ve dünya hayatını onun için bir deneme süresi kılmıştır. İnsan bu süre içinde yaptığı her hareketten, söylediği her sözden, yazdığı her kelimeden ve aklından geçen her türlü düşünceden sorulacaktır. Çünkü insan Rabbimize karşı sorumludur.
İşte bu nedenle bugüne kadar evrim dininin etkisi altında kalmış, hatta o dinin şiddetli bir taraftarı olan kişilerin de bu etkiden bir an önce sıyrılmaları, bu şerefli sorumluluklarının farkına varmaları ve Rabbimiz olan Allah'a boyun eğip, teslim olmaları gerekmektedir.

Yoksa ..."Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler…" (Araf Suresi, 146)

ayetinde bildirildiği gibi birer "tutucu", "sabit fikirli" insanlar olmaktan kurtulamayacaklardır. Ve batıl bir dinin mensubu olarak batıl bir hayat içinde yaşarken, hiç ummadıkları bir anda hesap günüyle karşılaşacak ve Rabbimizin önünde hesap veremeyerek ebedi azaba müstahak olacaklardır.