22 Şubat 2009 Pazar

ÜNLÜ ARAŞTIRMACI VE PAGAN DİNİ RAHİBİ OLAN DAWKINS OLAĞANÜSTÜ ZEKİ BAKIŞLARIYLA ATALARINI İNCELERKEN

ÜNLÜ ARAŞTIRMACI VE PAGAN DİNİ RAHİBİ OLAN DAWKINS OLAĞANÜSTÜ ZEKİ BAKIŞLARIYLA ATALARI OLDUĞUNU İDDİA ETTİĞİ HAYVANLARI KENYA'DA DETAYLI ŞEKİLDE İNCELERKEN

www.DawkinseCevap.com   
   
 
 





11 Ocak 2009 Pazar

DOĞUMUNUN 200. YILINDA DARWİN’İN VASİYETNAMESİ AÇILDI

Darwin, 1859 yılında, bundan tam 150 yıl önce Türlerin Kökeni isimli kitabında şunları söylemişti:
 
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse,
neden sayIsIz ara geçİş formuna rastlamIyoruz?
 
Neden bütün doğa bİr karmaşa halİnde değİl de,
tam olarak tanImlanmIş ve yerlİ yerİnde?
 
SayIsIz ara geçİş formu olmalI, fakat nİçİn yeryüzünün sayIlamayacak kadar çok katmanInda gömülü olarak bulamIyoruz...
 
Nİçİn her jeolojİk yapI ve her tabaka böyle bağlantIlarla dolu değİl?
 
Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çIkarmamaktadIr ve belki de
bu benİm teorİme karşI İlerİ sürülecek en büyük İtİRaz olacaktIr. (Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280)
 
Şu anda, Darwin’in 150 yıl önce söylediği sözler gerçek oldu!
 
Şu anda, Darwin’in 19. yüzyılda söylediği gibi, gerçekten de ara fosİl dİye bİr şey olmadIğI ortaya çIktI.
 
Yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında 100 milyondan fazla fosil bulundu. Fakat bunların tek bİr tanesİ bİle ara fosİl değİldİ.
 
Bulunan 100 milyon fosil, tam da Darwin’in öngördüğü gibi doğanIn bİr karmaşa İçİnde olmadIğInI, tam, mükemmel, kusursuz ve tüm parçalarI yerlİ yerİnde olan canlIlardan oluştuğunu ortaya çıkardı.
 
Darwin’in söylediği gibi, hİçbİr jeolojİk yapIda ve hİçbİr tabakada canlıların birbirine sözde bağlantısını gösteren hİçbİr ara canlI fosİlİ olmadIğI görüldü.
 
Bütün bunların üstüne, yeni bilimler hücrenİn, kromozomlarIn, proteİnlerİn olağanüstü komplekslİkte olduğunu gösterdi.
 
DNA’nın içinde bİr mİlyon ansİklopedİ sayfasInI dolduracak miktarda bilgi olduğu ve böyle muhteşem bir yapının tesadüfen meydana gelmesİnİn İmkansIz olduğu keşfedildi.
 
Her şeyin en temel yapıtaşı olan atomların kusursuz bİr düzene ve muhteşem bİr komplekslİğe sahip olduğu anlaşıldı.
 
Ve yeryüzündeki bu muhteşem düzen, eşsiz, kusursuz sanat, yine tam olarak Darwin’in söylediği gibi teorİsİne karşI öne sürülecek en önemlİ İtİraz olarak ortaya çıktı.
 
Günümüzde yaşayan Darwinistler de bu vasiyetin doğruluğunu teyid ettiler:
 
Niles Eldredge (Harvard Üniversitesi'nde Paleontolog)
 
Gerçekten de, çeşitli ve iyi saklanmış fosillerin ani oluşumu, olağanüstü bİr entelektüel meydan okuma teşkİl etmektedİr.[1]
 
Derek W. Ager (Ünlü İngiliz Paleontolog):
 
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, anİden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.[2]
 
Mark Czarnecki (Evrimci Paleontolog):
 
Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman İçİn fosİl kayItlarI olmuştur... Bu kayItlar hİçbİr zaman İçİn Darwin'İn varsaydIğI ara formlarIn İzlerİnİ ortaya koymamIştIr. Türler anİden oluşurlar ve yİne anİden yok olurlar. Ve bu beklenmedİk durum, türlerİn Allah tarafIndan yaratIldIğInI savunan yaratIlIşçI argümana destek sağlamIştIr.[3]
 
Carlton E. Brett:

 
Yeryüzünde hayat zaman içinde, yavaş yavaş ve kademe kademe mi gelişti? Fosil kayıtlarının bu soruya cevabı; "HayIr"dIr.[4]
 
Dr. Colin Patterson (Paleontolog):
 
Herhangi bir türün başka hangi tür canlıdan geldiğini gösteren bir fosil fotoğrafı göstermemi istemişsiniz - böyle bİr fosİl kaydI mevcut değİl.[5]
 
David B. Kitts (Oklahoma Üniversitesi, Bilim Tarihi Profesörü):
 
Evrim, türler arası geçiş formalarını gerektirir, ama paleontolojİ bunu evrİmcİlere sunamadI.[6]
 
Mark Ridley (Zoolog, Oxford Üniversitesi):
 
Gerçek bir evrimci hiçbir zaman, yaratılışa karşı evrim teorisine dayanak olarak fosİl kayItlarInI kullanmamaktadIr.[7]
 
Steven M. Stanley:
 
Bilinen fosil kayıtları, evrimin büyük bir morfolojik ara geçişi başaran tek bİr örneğİnİ dahİ belgeleyemedİ. Bundan dolayI fosİl kayItlarI kademelI evrİMİn geçerlİ olabİleceğİne daİr hİçbİr kanIt öne süremez.[8]
 
Hoimar Von Ditfurth :
 
Geri dönüp baktığımızda, neredeyse ıstırapla aranan o geçiş biçimlerini bir türlü bulamamış olmamıza şaşırmamamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü büyük olasılıkla böyle bİr ara aşama hİç var olmadI.[9]
 
George Gaylord Simpson:
 
Evrim tarihinin büyük bölümünü temsil eden ara-geçiş formları nerededir? Henüz hİçbİr yerde bulunamadIlar.[10]
 
Tom Kemp (Oxford Üniversitesi):

 
Bir nesilden diğerine türlerin birbirine geçişinin mümkün olduğunu gösterecek tek bİr kayIT örneğİ yoktur.[11]
 
Dr. Colin Patterson:
 
Gould ve Amerikan Müzesi uzmanları ara fosillerin bulunmadığını söylerken bir çelişki sergilememektedirler. Tek bİr ara fosİl bİle yoktur.[12]
 
İşte bu sebeplerle Darwin’i tebrik ediyoruz!
 
Yaşadığımız yüzyılda ele geçen bilimsel delillerle Darwin’in gerçekten de çok öngörülü bir insan olduğu ortaya çıktı! 150 yıl önce “tek bir tane bile ara fosil yok” demişti, şimdi tek bir tane bile ara fosil olmadığı milyonlarca fosil kaydı ile teyid edilmiş oldu! Darwin’in vasiyeti aynısıyla doğrulandı! Darwin’i, üstün öngörüsü ve bu önemli tahmininden dolayı, doğumunun 200. yıldönümünde tebrik ediyoruz.

[1] Niles Eldredge The Monkey Business: A Scientist Looks at Creationism, Washington Square Press, New York, 1982, s.44
[2] Derek A. Ager, "The Nature of the Fossil Record", Proceedings of the British Geological Association, cilt 87, 1976, s. 133
[3] Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56
[4] Carlton E. Brett, "Statis: Life in the Balance", Geotimes, vol. 40 (Mart 1995), s.18
[5] L.D.Sunderland, Darwin's Enigma: Fossils and Other Problems, 4. Baskı, Master Books, 1988, 10 Nisan 1979 tarihli mektuptan
[6] "Paleontology and Evolution Theory", Evolution, Vol. 28 (Eylül 1974) s.467
[7] "Who Doubts Evolution?", New Scientist, sayı 90, 25/06/1981, s. 831
[8] Stanley, Steven M., Macroevolution: Pattern and Process, San Francisco: W. H. Freeman and Co., 1979, s. 39
[9] Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.22
[10] G.G. Simpson, The Meaning of Evolution, Bentam Books, Inc. New York, 1971, s. 16-19
[11] Tom S. Kemp, Mammal-like Reptiles and the Origin of Mammals, New York American Press, 1982, s.363
[12] L.D.Sunderland, Darwin's Enigma: Fossils and Other Problems, 4. Baskı, Master Books, 1988, s. 89

5 Ocak 2009 Pazartesi

ESKİ PAGAN KÜLTÜRLERDEN GÜNÜMÜZE UZANAN BATIL BİR İNANÇ: BÜYÜK VAROLUŞ ZİNCİRİ

Darwinizm dininin temelini oluşturan tüm canlıların cansız maddelerden evrimleşerek geliştiği inancı ile, ilk olarak "Büyük Varoluş Zinciri" (Great Chain of Being) adı altında Yunanlı felsefeci Aristo'nun anlatımlarında karşılaşırız. Büyük Varoluş Zinciri evrimsel bir inanıştır ve Allah'ın varlığını inkar eden felsefeciler tarafından çok rağbet görmüştür. 
Yunan kökenli, ilk canlının sudan ortaya çıktığı şeklindeki inanış, zaman içinde kendi kendine üreme kavramına, oradan da Büyük Varoluş Zinciri inancına dönüşmüştür. 2000 yıl boyunca kabul gören Scala Naturae'ye göre canlılar kendiliğinden oluşmuştur ve herşey minerallerden organik maddeye, canlılardan, hayvanlara, oradan bitkilere ve insanlara, buradan da sözde "tanrılara" evrimleşmiştir. Yeni organlar da bu akıl dışı inanca göre doğanın ihtiyacına göre kendiliğinden oluşmaktadır. 

Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, aksine tüm bilimsel gerçeklerle çelişen, sadece soyut mantık yürütmeye dayanan bu inanışın bu kadar uzun bir dönem kabul görmesinin nedeni ise bilimsel değil, daha ziyade ideolojiktir. Önceki bölümlerde ifade ettiğimiz Allah'ın varlığını inkara dayalı dogmatik yaklaşım, bu batıl inancın ayakta kalmasını sağlamıştır. Bu nedenle de söz konusu inanış sürekli isim değiştirmiş, eklemeler yapılmış ve son olarak da "evrim teorisi" adıyla öne sürülmüştür. 

Büyük Varoluş Zinciri ilk başlarda tamamen felsefi bir görüş olarak ortaya atılmıştır ve herhangi bir bilimsellik iddiasında da bulunmamıştır. Ancak canlıların oluşumuna Yaratılış gerçeği dışında sözde bir cevap bulmaya çalışanlar için Büyük Varoluş Zinciri adeta bir can simidi olmuştur vebu amaçla da bilimsel bir havaya sokulmuştur. Herhangi bir mantıksal süreç izlemeyen, sadece canlıların büyüklüklerine göre oluşturulan bu zincire göre tüm organizmalar açısından doğrusal bir süreklilik söz konusudur. Yani sürekli bir ilerleme ve gelişme vardır. Ancak ortaya atılan bu ilerleme iddiasında tek dayanak amatör ve yüzeysel gözlemlerdir. Ortada ne bir deney ne de herhangi bir bulgu vardır. Bu safsataya göre küçük canlılar aşama aşama büyük canlılara dönüşmektedir. Örneğin bir böcek zaman içinde kendisinden daha büyük başka bir canlıya, bir köpek ise at ya da zebra gibi bir canlıya dönüşmektedir. Bu saçma inanışa göre zincir içinde her canlının bir yeri vardır. Örneğin taş, metal, su ve havadan canlılara, canlılardan hayvanlara, hayvanlardan insanlara geçiş sırasında herhangi bir kopukluk söz konusu değildir.
Ancak şunu önemle tekrarlamalıyız ki; bu sıralama yapılırken bunun bilimsel açıdan olabilirliği hiç hesaba katılmamıştır. Canlıların fiziksel özellikleri, cansız maddeden canlıya geçişin nasıl olduğu, su canlılarının karaya nasıl uyum sağlayabilecekleri hiç düşünülmemiştir. Günümüzde evrim teorisinin de en büyük açmazlarından birini oluşturan ve türler arasındaki geçişleri göstermesi gereken ara formlar, bu zincir içinde kesinlikle dile getirilmemiştir. Buna göre cansız bir madde bir anda, tesadüfen bir canlıya dönüşmekte, bir deniz hayvanı aniden, hiçbir sebep yokken bir kara canlısı olmaktadır. Bu canlıların birbirlerine nasıl dönüştüğü ise büyük bir muammadır. Çünkü bu zincir bilimsel bir gözlemden ziyade, soyut ve yüzeysel bir mantık yürütmedir; yani ilkçağ felsefecilerinin masabaşında oturup hiçbir bilimsel araştırma yapmadan ortaya attıkları bir masaldan ibarettir. 

Ancak tüm bu mantıksızlığa rağmen Aristo, bu doğrusal merdivenin en üstüne insanlardan evrimleşen sapkın bir Tanrı anlayışını koymuştur, ve herşeyi yoktan var eden Allah'ın varlığını reddetmiştir. Aristo bu sapkın çıkarımıyla maddeci Yunan felsefecilere çok büyük bir etkide bulunmuştur. Scala Naturae'nin batı düşünce dünyasına girmesi ise Hümanizm akımı ve Rönesans'la birlikte oldu. 15. yüzyılın başlarında eski Yunanca ve Latince eserlerin Avrupa'ya kaçırılması ile birlikte, Yunanlı maddeci ve pagan felsefelere sözde temel teşkil eden bu metinler de Batı felsefe ve düşünce dünyasına girdi. Bu metinlerde ilk dikkati çeken şey Allah'ın varlığını inkar eden, maddeci bir anlayışın hakim olmasıydı. Bu inkarcı düşünceye göre, insan kendini ve içinde bulunduğu dünyayı denetleme gücüne sahipti ve ölümden sonra bir başka yaşam olduğu inkar ediliyordu. İşte Büyük Varoluş Zinciri de bu inkarcı inancın temelini oluşturuyordu. İnsanlar tesadüfler sonucu ve evrimsel bir süreç sonucunda oluşmuşlardı ve bir madde yığını olmaktan başka bir özellikleri bulunmamaktaydı. Bu nedenle de ahlaki değerlerin, insani duyguların hiçbir önemi yoktu. İnsan sadece yaşadığı günün tadını çıkarmalıydı ve kendini hiçkimseye karşı sorumlu hissetmemeliydi. Bunun yanısıra Aristo'nun Scala Naturae'sindeki Tanrı anlayışı da zaman içinde yok olmuş, Hümanizm akımıyla birlikte en üstün varlık mertebesine insan konmuştu.

İşte günümüzdeki materyalist ve ateist felsefelerin temelini oluşturan evrim teorisiyle, eski pagan maddeci felsefelerin hayat kaynağını oluşturan Scala Naturae arasında bu derece önemli bir paralellik söz konusudur. Bugün materyalizm evrim teorisiyle hayat bulurken, geçmişteki maddeci anlayış Büyük Varoluş Zincirini kendine temel dayanak almaktaydı. 

Büyük Varoluş Zinciri Rönesans'tan 18. yüzyıla kadar olan dönemde oldukça popülerdi ve dönemin maddeci bilim adamları üzerinde çok derin izler bırakmıştı. Özellikle de Darwinizm dininin kurucusu olan Charles Darwin üzerinde çok fazla etkisi olan Benoit de Maillet, Pierre de Maupertuis, Comte de Buffon ve Jean Baptiste Lamarck gibi Fransız bilim adamları Yunanlılardan gelen Büyük Varoluş Zinciri anlayışını sahiplenmişlerdi. Bu kişiler kendi bilimsel araştırmalarını da bu evrimci anlayış üzerine kuruyorlardı. Bu bilim adamlarının en önemli özellikleri, farklı canlı türlerinin Allah tarafından ayrı ayrı yaratılmadıklarını, doğa şartlarına göre kendi kendilerine değişim geçirip evrimleşerek ortaya çıktıklarını savunmaları, yani Darwin'inkine benzer bir evrim modeli oluşturmalarıydı. Bu nedenle de modern evrimciliğin Darwin'in İngilteresi'nden ziyade Fransa'da doğduğunu söyleyebiliriz.

Söz konusu Fransız evrimcilerden Comte de Buffon 18. yüzyılın en tanınan bilim adamlarından biriydi. 50 yıldan fazla bir süre Paris'teki kraliyete ait Botanik bahçelerinin müdürlüğünü yürüttü. Darwin, teorisinin pek çok temelini Buffon'un eserlerine dayandırmıştı. Buffon'un 44 ciltlik kapsamlı çalışması Histoire Naturelle'de Darwin'in kullanacağı öğretilerin çoğuna rastlamak mümkündü. 

Büyük Varoluş Zinciri ise gerek Buffon'un gerekse Lamarck'ın evrimci sistemleri için başlangıç noktası teşkil etmişti. Amerikalı bilim tarihçisi D. R. Olroyd, bu ilişkiyi şöyle tanımlamaktadır:

Histoire Naturelle'in ilk cildinde Buffon kendisini "Büyük Varoluş Zinciri" doktrininin yorumlayıcısı olarak açıklamaktadır… Lamarck ise eski Büyük Varoluş Zinciri doktrininin yeni bir versiyonunu savunuyordu… Fakat bu zincir katı, durağan bir yapı gibi kabul edilmiyordu. Ortamın ihtiyaçlarını karşılamak için mücadeleleriyle ve "kazanılmış özelliklerin sonraki nesle aktarılması" prensibinin yardımıyla organizmalar zincirin yukarılarına doğru yavaşça hareket edebiliyorlardı. Başka bir deyişle mikroptan insana doğru… Ayrıca zincirin en altında, spontane jenerasyon (ani oluşum) yoluyla inorganik (cansız) maddeden ortaya çıkan yeni yaratıklar sürekli olarak beliriyordu. Zincirin yukarısına doğru sürekli olarak kompleksleşen bir süreç işliyordu…25 

Görüldüğü gibi bugün "evrim teorisi" dediğimiz kavram, gerçekte eski bir Yunan efsanesi olan Büyük Varoluş Zincirinin günümüze taşınmasıyla doğmuştu. Darwin'den önce de birçok evrimci vardı ve onların evrimci fikirleri ve sözde delillerinin çoğunun orijinali Büyük Varoluş Zinciri'nde zaten yer alıyordu. Buffon ve Lamarck'la birlikte Büyük Varoluş Zinciri yeni bir kılıfla bilim dünyasına sunuldu, oradan da Darwin'e etki etti. 

Gerçekten de Darwin bu kavramdan oldukça etkilenmiş, hatta teorisini bu ana mantık üzerine kurmuştu. Loren Eiseley, Darwin's Century isimli kitabında Darwin'in, Türlerin Kökeni isimli kitabının pek çok bölümünde 18. yüzyılın bu varoluş merdiveninden mantıklar kullandığını, özellikle de organik maddelerin zorunlu olarak mükemmelliğe doğru ilerledikleri fikrinin buradan doğduğunu vurguluyordu.26

Dolayısıyla Darwin yeni ve bilimsel bir teori ortaya atmamıştı. Darwin'in yaptığı, kökleri eski Sümer'deki putperest efsanelere dayanan ve asıl eski Yunan'ın pagan inançları içinde gelişen bir batıl inancı, çağdaş bilimsel terimleri kullanarak ve çarpıtılmış bir kaç gözlemle destekleyerek yeniden ifade etmekten başka bir şey değildi. Bu batıl inanç, önce 17. ve 18. yüzyılda yaşamış pek çok bilim adamı tarafından yeni eklemelerle zenginleştirildi, sonra da Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabında "bilimsel" bir görüntü kazanarak bilim tarihinin en büyük yanılgısı olarak ortaya çıktı. 

Gümüzdeki evrimciler de, hala kendilerini "Tabiat Ana" dedikleri hayali bir "doğa tanrısı"nın yarattığına körü körüne inanmaktadırlar. Yani Eski Sümer'de veya Eski Yunan'da yaşayan ve kendi kafalarında oluşturdukları hayali ilahlara tapınan paganlarla aynı anlayışsızlık, akılsızlık ve cehalet içindedirler. Nitekim kitabın başından beri ifade ettiğimiz tüm bu batıl inançların ne kadar akıl dışı olduğunu anlamak için insanın aklını kullanarak çevresine bir göz gezdirmesi dahi yeterlidir. Göz gezdirdiği zaman her ayrıntıda bir güzellikle, üstün bir sanatla ve tasarımla karşılaşacaktır. Ve bu üstün tasarımın kör tesadüflerle, hayali ve uydurma varoluş zincirleriyle, hiçbir şeye güç yetirmeyen putlarla, ilkel çorbayla ya da şimşeklerle oluşamayacağını anlamak için de yine akıl ve sağduyu yeterlidir. Buna rağmen Allah'a iman etmeyen insanların sahip olduğu inkarcı zihniyet, Kuran'da şu şekilde tarif edilmektedir: 

Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler. (Araf Suresi, 132)

Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam Suresi, 111)

Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de, Mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)


Allah'ın varlığını inkarda direten insanlar, ayetler de bildirildiği gibi apaçık bir cahillik içindedirler. Bu mantıktaki insanlar her türlü batıl inancı, her türlü saçma teoriyi kabul ederler ama hak olan gerçekleri kabul etme konusunda direnirler. Bilimsel ve mantıksal gerçeklere değil, nefislerinin kendilerini sürüklediği hayali senaryolara inanmayı tercih ederler. Nitekim ilkçağlardan günümüze kadar varlığını sürdüren evrim inancı da bu inkarcı zihniyetin bir sonucudur. Ancak şunu da hatırlatmalıyız ki bu zihniyet her zaman var olacaktır; bu, Allah'ın bir kanunudur. Allah Kuran'da bu insanların varlığını şöyle haber vermiştir:

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
 


25- D. R. Oldroyd, Darwinian İmpacts, Atlantic Highlands, N. J Humanities Press, 1983, s. 23, 32 
26- Loren Eiseley, Darwin's Century, s. 283 

3 Ekim 2008 Cuma

Richard Dawkins'in Akledemedikleri!


Dünya çapında ses getiren Yaratılış Atlası isimli muhteşem eserin önemli etkilerinden biri şu olmuştur: En ateşli Darwinistler bile savundukları teoriden şüphe etmeye başlamışlardır. Bunun belki de en büyük ve en görülür örneği Richard Dawkins'tir.
Son dönemlerde oldukça yoğun ve istekli bir biçimde tüm röportaj ve yazılarında "canlılar tesadüfen oluşamaz" açıklamasını yapan Richard Dawkins, Darwinizm'in temel iddiasını, yani tesadüf açıklamasını kesin ve net izahlarla reddederek görüş değiştirdiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu, kuşkusuz ki, Yaratılış Atlası ile sunulan ve evrim teorisini çürüten 100 milyon fosilin yaratılışın net ve kesin delili olmasının etkisidir. Fakat tüm yaşamlarını yalan ve sahte bir teoriye adamış koyu Darwinistlerin pek çoğu, yıllardır aldatmış ve aldatılmış olmanın yükünü kolay kaldıramazlar. İşte bu nedenle her zamanki demagojik ve düzmece izahlara sığınarak kendilerini ve sahte teorilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Yenilgiyi kolay kabullenemez, "ben yanlış yapmışım" demekte zorlanırlar. Oysa bu son derece kolay ve doğaldır. İnsan hata yapabilen bir varlıktır ve doğruları gördükten sonra düzeltme erdeminde bulunmak, çok daha takdir edilecek bir davranıştır.
Fakat Richard Dawkins bunu henüz başaramamıştır.
Tesadüf iddiasını reddetmekle birlikte, en az tesadüf kadar mantıksız ve dayanaksız açıklamalara başvurarak akla ve mantığa son derece aykırı bir yolu seçmiştir. Dawkins, açıklamalarında canlıların tesadüfen oluşamayacaklarını belirtirken, yine aynı demagojik yönteme başvurmuş, tesadüf kelimesi yerine doğal seleksiyon gibi kör bir süreci, bilinçli bir varlık gibi göstermeye çalışmıştır. Klasik Darwinist demagojiler, Dawkins'in ifadelerinden yola çıkarak bu sitede açıklanmaktadır.


>>
Dawkins Yaratılışçılarla Tartışmaya Girmiyor, Çünkü Verecek Bir Cevabı Yok!
Richard Dawkins'ten karşılıklı tartışma talebimize cevap geldi: "YEMİN ETTİM, TARTIŞMAYACAĞIM!" diyor. Bunun anlamı şudur: "Ben Darwinizm konusunda yenildim. Tartışıp kimseye rezil olmaya niyetim yok."
Ama bu durumda neyin üzerine yemin ettiği belli değil. Allah üzerine yemin etmediği açık çünkü Allah'a inanmadığını söylüyor. Tartışmada yenileceği kesin. Ama Darwinizm'le ilgili bilgisi olmayan kişileri tek yanlı yanlış yönlendirmeye devam edeceği açık. Ancak bu kişiler eninde sonunda Harun Yahya'nın internet sitelerini ziyaret edip doğruları görerek Darwinizm'in bir aldatmaca olduğunu anlamaktadırlar. Ve bundan sonra da anlamaya devam edeceklerdir. İnşaAllah.
Darwinistlerin son 150 yıldır büyük bir dehşet ve korku ile kaçındıkları bir şey vardır: Yalanlarının ortaya çıkması! Darwin'den beri sarsılmaz bir ideoloji, bir din olarak ayakta tutmaya çalıştıkları evrim teorisinin bir sahtekarlık olduğunun ortaya çıkmaması için var güçleriyle çabalarlar. Bu yalanı devam ettirebilmek için sahtekarlıklar yapar, sahte fosilleri müzelerde sergiler, yeraltından çıkan fosillerin tümünü (evrim teorisi yalanladığı için) alelacele saklar, evrim teorisinin açıklamasız kaldığı milyonlarca konuya demagoji ile karşılık verirler. Bu yalanı ayakta tutabilmek için evrim teorisini dokunulmaz hale getirmişlerdir. Öyle ki okullarda, üniversitelerde, işyerlerinde, çeşitli kuruluşlarda, hatta üst devlet kademelerinde evrim kesin olarak tartışılamaz, inkar edilemez hale gelmiştir. Sadece bir teori olmasına rağmen evrim, bir anda devlet kanunlarıyla korunan, müfredatlarda resmi olarak dahil edilmesi gereken, her gencin bilmesi ve benimsemesi gereken bir yasa halini almıştır.
Fakat Darwinistlerin bir anda korktukları başlarına gelmiş, aldatmaca bir anda su yüzüne çıkmıştır. Harun Yahya'nın çalışmaları ve özellikle Yaratılış Atlası ile, Darwinist sahtekarlıklar aniden deşifre edilmiştir. Darwinistler tarafından saklanmaya çalışılan 100 milyondan fazla fosil olduğu anlaşılmış ve bu fosillerin tümünün, çoğu günümüz canlılarının yüz milyonlarca yıl önceki örneklerini temsil eden tam ve mükemmel fosiller olduğu ortaya çıkmıştır. Darwinist büyünün bozulmasının dünya çapındaki etkisi son derece sarsıcı olmuştur.
Bu açık durum karşısında evrim teorisinin en koyu savunucularından biri olan ve Darwin'in Rottweiler'ı olarak tanınan Richard Dawkins kamuoyu önünde tartışmaya davet edilmiştir. Kendisinden, Darwinizm'i çökerten deliller karşısında bir açıklaması olup olmadığı, Yaratılış delilleri karşısında teoriyi nasıl bir mantıkla savunacağı sorulmuştur.
Fakat Dawkins, böyle bir tartışmaya girmeye yanaşmamıştır! Richard Dawkins'ten karşılıklı tartışma talebimize cevap geldi: "YEMİN ETTİM, TARTIŞMAYACAĞIM!" diyor. Bunun anlamı şudur: "Ben Darwinizm konusunda yenildim. Tartışıp kimseye rezil olmaya niyetim yok."
Richard Dawkins böyle bir tartışmaya tabiki giremez, çünkü karşısına çıkacak olan soruları cevaplayamayacaktır:
Yeraltından çıkmış olan tam, mükemmel ve kusursuz canlıları gösteren 100 milyondan fazla canlı fosilini açıklayamayacaktır. Bunların nasıl olup da YÜZ MİLYONLARCA YIL BOYUNCA HİÇ DEĞİŞMEDEN KALDIKLARINI, neden bir tane bile ARA FORM ÖZELLİĞİ GÖSTEREN ATALARININ OLMADIĞINI izah edemeyecektir.
Daha önce de yapamadığı gibi, yeryüzünde bulunmuş milyonlarca fosil arasından neden TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞINI açıklayamayacaktır.
Yeraltından çıkarılmış olan günümüz kaplanlarının, atlarının, fillerinin, kaplumbağalarının, kurtlarının, kuşlarının, tavşanlarının, tilkilerinin, zebralarının, geyiklerinin ve diğer tüm günümüz canlılarının milyonlarca yıllık kafatası fosillerini evrim teorisi ile açıklayamayacaktır. Canlıların nasıl olup da MİLYONLARCA YIL ÖNCE BUGÜNKÜ GÖRÜNÜMLERİYLE ORTAYA ÇIKTIKLARINA ve MİLYONLARCA YIL BOYUNCA DEĞİŞMEDİKLERİNE bir açıklama getiremeyecektir.
At şemasının, Piltdown Adamı'nın, Nebraska Adamı'nın, Heackel'in çizimlerinin, üzerlerine tüy yapıştırılmış tüylü dinozor fosillerinin, ağaca raptiye ile monte edilmiş sanayi kelebeklerinin BİRER SAHTEKARLIK OLDUĞUNU kabul etmek zorunda kalacaktır.
Darwinistlerin ara fosil olarak ortaya attıkları ve sayısı üç-beş taneyi aşmayan fosillerin bilimsel olarak geçersiz kılındığını; karadan havaya geçişe örnek olarak gösterilen ARCHAEOPTERYX İLE AYNI DÖNEMDE YAŞAYAN MÜKEMMEL YAPIDA UÇUCU KUŞ FOSİLİ BULUNDUĞUNU, sudan karaya geçişe örnek verdikleri COELACANTH'IN HALA YAŞAYAN TAM BİR CANLI OLDUĞUNU, LUCY'NİN LİTERATÜRE GEÇMİŞ BİR MAYMUN OLDUĞUNU itiraf etmek zorunda kalacaktır.
Kambriyen fosillerini, bunun ardından bulunmuş olan yaşayan fosilleri ve nihayet şu anda var olan tam 100 milyon fosili NEDEN SAKLAMIŞ OLDUKLARI sorusuna cevapsız kalacaktır.
Canlılığın yapıtaşı olan tek bir işlevsel proteinin tesadüfen oluşması ihtimalinin 10-950 de bir ihtimal olması ve bunun matematiksel olarak sıfır anlamına gelmesi konusunda cevapsız kalacaktır ve labrotuar ortamında bir hücre bile oluşturulamazken canlılığın tesadüfler sonucu nasıl oluşacağı konusunda cevapsız kalacaktır.
Dışarıda da beyinde de ışık olmamasına rağmen, BEYİNDE GÖRÜNTÜYÜ KİMİN GÖRDÜĞÜNÜ AÇIKLAYAMAYACAKTIR. Sesten yalıtılmış beynin içinde konuşmaları, sesleri, müziği KİMİN DUYDUĞUNU İZAH EDEMEYECEKTİR. BEYİNDE GÖRÜNTÜDEN, MÜZİKTEN, DOKUNMAKTAN, KOKLAMAKTAN ZEVK ALAN, BUNLARI YORUMLAYAN, BUNLARA TEPKİ GÖSTEREN VARLIĞIN KİM OLDUĞU SORUSUNA CEVAP VEREMEYCEKTİR.
Neyin üstüne yemin ettiği de belli değil. Allah'a inanmadığını söylüyor
Tüm bu gerekçeler karşısında Richard Dawkins'in tartışmaya girmekten neden bu kadar çekindiği anlaşılabilmektedir. Tüm iddialarının çökertileceği, bir türlü cevap veremeyeceği konular karşısında küçük düşmektense, çözümü "Ben yemin ettim tartışmayacağım" demek oluyor, kendince.
Böyle durumlarda yalan söylediği için çözümü demagojide bulan taraf, bir başka demagojik taktik izleyerek hemen hemen her zaman karşı tarafın reklam amacı güttüğü iddiasındadır. Bu gelenek devam etmiş ve Dawkins, Yaratılışçıların tartışmaları bir gösteri mahiyetinde talep ettiklerini iddia etmiştir. Fakat unuttuğu nokta şudur: İstenen ve geniş çapta karşılık bulmuş olan tanıtım, YARATILIŞ ATLASI İLE TÜM DÜNYAYA ZATEN YAPILMIŞ DURUMDADIR. Bütün dünyaya TAM 100 MİLYON FOSİL TANITILMIŞTIR. BUNLARIN YARATILIŞ DELİLİ OLDUKLARI İSPAT EDİLMİŞTİR. Bunun üstüne küçük tartışmaların reklam mahiyetinde bir etkisinin olacağını iddia etmek son derece komik olur. Bu tartışma, Dawkins'in yanıldığını, Dawkins'in kendi ağzından tüm dünyanın duyması açısından önem taşımaktadır. Yoksa zaten evrim teorisinin ve Dawkins'in iddialarının çöküntüye uğramış olduğunu, temelinden yıkılıp ölmüş olduğunu bütün dünya bilmektedir.
Darwinistler açısından acı olan gerçek, somut delillerin yani fosillerin reddedilemez oluşudur. Beklemedikleri şey ise, bütün fosillerin Yaratılışı ispat etmesi ve itina ile sakladıkları bu fosillerin adeta bir şok dalgası şeklinde tüm dünyaya gösterilmiş olmasıdır. Yaratılış Atlası'nın sebep olduğu sarsıcı etki sebebiyle dilleri tutulmuş durumdadır. Somut deliller ortaya çıktığından demagoji artık anlamsız kalmaktadır. Dawkins'in yaşadığı şok da bunun sonucudur. Dolayısıyla bütün dünyanın da görmüş olduğu bu somut deiller karşısında tartışmaya çıkabilmesi zor gözükmektedir.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

EVRİM DİNİNİN İLK TOHUMLARINI PUTPEREST YUNANLI DÜŞÜNÜRLER ATTILAR

Son bir buçuk asırdır insanlara bilimsel bir gerçek olarak sunulan Darwinizm dininin kökenleri, maddeci Yunan felsefecilerinin batıl inançlarına kadar uzanmaktadır. Yani bu teori ilk ortaya atıldığında herhangi bir bilimsel gözlem, araştırma ya da deneye ihtiyaç duyulmamış, sadece eski batıl dinlerden bugüne gelen dinsel sürecin izleri takip edilmiştir. Bunun en önemli delili fizik kurallarından, biyolojiden, kimyadan habersiz olan pek çok Yunanlı din felsefecisinin de Darwin'in kuramıyla birebir örtüşen bir evrim inancına sahip olmalarıdır. Aradan binlerce yıl geçmiştir, ama evrimci bakış açısında herhangi bir değişim olmamıştır. Evrimci düşünce, tarih boyunca tüm inkarcı ve maddeci felsefelerin belkemiği olmuştur.

Darwinizm'in fikri öncüleri, Miletli Yunan felsefecileridir. Thales, Anaximenderes ve Empedokles gibi söz konusu felsefecilerin en önemli özellikleri, canlı varlıkların yani insan, hayvan ve bitkilerin hava, ateş ya da su gibi cansız maddelerden kendiliğinden oluştuklarını iddia etmeleridir. Bu teorilerine göre ilk canlılar suda ve birdenbire, kendiliğinden ortaya çıkmış, bazı hayvanlar zaman içinde suyu terk etmiş ve karaya uyum sağlamışlardır.



Milet Okulu'nda öncelikli olarak üzerinde durulması gereken düşünür, Thales'tir. Thales bir sahil kentinde yaşamış, çok uzun süre Mısır'da bulunmuş ve Nil'in insan yaşamı üzerindeki hayati öneminden çok etkilenmiştir.21 Bu nedenle de canlıların sudan kendiliklerinden oluşabildikleri düşüncesine kapılmıştır. Thales bu sonuca sadece basit mantık yürütmeler ve çıkarımlar sonucunda ulaşmıştır. Herhangi bir deney veya bilimsel bir gözlem yapmamıştır. Yani herhangi bir bilimsel dayanağı yoktur. Daha sonra gelen Milet'li felsefeciler de kuramlarını aynı mantıklar üzerine kurmuşlardır.

Thales'den sonra karşımıza çıkan en önemli düşünür, onun bir öğrencisi olan Anaksimenderes'dir. Onun batı düşünce hayatına soktuğu iki büyük maddeci anlayış vardır. Bunlardan birincisi evrenin sonsuzdan gelip, sonsuza gittiği, ikincisi ise Thales döneminde yavaş yavaş şekillenmeye başlayan canlıların birbirlerinden evrimleştikleri fikridir. Hatta "Doğa" ismini taşıyan klasik şiiri, evrim teorisinin anlatıldığı ilk yazılı eserdir. Anaksimenderes bu şiirinde hayvanların, güneş ışığıyla buharlaşan bir balçıktan meydanageldiğini yazmıştır. İlk hayvanların dikenli ve pullu kabuklara sahip olduğunu ve denizlerde yaşadığını düşünmüştür. Bu balığa benzeyen yaratıklar daha sonra değişim geçirmiş, karaya geçmiş, pullu kabuklarını dökmüş ve insana dönüşmüştür.22 Anaksimenderes'in evrim teorisine nasıl bir temel oluşturduğu ise felsefe kitaplarında şu şekilde tarif edilir:

… Başlangıçta tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan suların çekilmesi, kara parçalarının oluşması ile bu sularda yaşayan yaratıklar karada yaşayan canlılar biçiminde değişim geçirdi. Bu teori, evrim teorisinin ilki ya da başlangıcı sayılabilir.23

Anaksimendres'inkine çok benzer açıklamalara başka bir kaynakta daha rastlarız: Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" isimli kitabı. Darwin'in bilimsellik iddiasıyla ortaya attığı evrim teorisi ile Eski Yunan'ın pagan kültürü içinde yaşamış olan Miletli felsefecilerin anlatımları arasında hiçbir temel farklılık bulunmamaktadır.

Darwin'in teorisinin en önemli unsuru olan "doğal seleksiyon" kavramı da yine Eski Yunan kökenlidir. Doğal seleksiyonun türler arasında bir yaşam savaşı olduğu teziyle ilk karşılaştığımız kişi Yunan felsefeci Heraklit'dir. Heraklit'e göre canlılar arasında süren bir çatışma vardır. Bu bir anlamda, Darwin'in yaklaşık 2500 yıl sonra oluşturduğu doğal seleksiyon kuramının kökenidir.

Thales ve Anaksimederes'den daha sonraları yaşamış olan Empedokles (İÖ. 495-435) ise su, hava, ateş ve toprağın değişik oranlarda ve tesadüfler sonucu birleşerek, yeryüzünde var olan herşeyi meydana getirdiklerini söylemiştir. Evrim teorisinin felsefi kökenlerini sorgulayan Philosophical Origins of Evolution isimli kitabın yazarı olan David Skjaerlund, Empedokles'in ilginç bir düşüncesini dile getirir. Bu yazarın bildirdiğine göre Empedokles, "İnsanın evvelki bitki yaşamından gelişmiş olduğunu ve bu sürecin gerçekleşmesinde tek sorumlu etkenin tesadüf olduğunu" söylemektedir.24 Eski dinlerde dikkat çekilen bu "tesadüf" kavramı Darwinizm dininin en temel inancını, hatta en önemli putunu, oluşturmaktadır. Tüm canlıları var eden, onların geleceklerini planlayan bu şuurlu putla ilgili ayrıntıları kitabın ilerleyen bölümlerinde inceleyeceğiz.



Evrim teorisine ve bu teoriyi kendine temel alan maddeci felsefelere önemli bir katkı da bir başka Yunanlı düşünürden, Demokritos'dan gelmiştir. Demokritos'a göre evren atom denen küçük parçalardan oluşmuştur ve maddenin dışında hiçbir varlık yoktur. Atomlar başlangıçtan bu yana vardırlar, ne var olmuşlardır, ne de yok olacaklardır. Maddenin ezelden geldiğini ve ebediyete gideceğini savunan Demokritos her türlü manevi inancı reddeder ve ahlak dahil her türlü manevi değerin de atomlara indirgenebileceğini savunur. Bu düşünceleriyle gerçek anlamda ilk materyalist felsefeci olarak tanımlanan Demokritos, evrende hiçbir amaç olmadığını, herşeyin kör bir zorunluluk içinde hareket ettiğini iddia etmektedir veona göre herşey kendi kendine oluşmuştur. Bu saydıklarımız bize yine günümüz evrimcilerinin sahte ilahlarını, yani şuursuz atomlarını hatırlatmaktadır.



Evreni, dünyayı, nefes aldığımız havayı, yediklerimizi, içtiklerimizi, bedenimizi, kısacası gözümüzle algıladığımız her ayrıntıyı oluşturan bu şuursuz atomlar, daha önce de belirttiğimiz gibi Darwinist teoride çok önemli bir yer tutarlar. Bilindiği gibi tüm canlılar karbon, hidrojen, oksijen, kalsiyum, magnezyum, demir gibi elementlerin atomlarından oluşmaktadır. Dolayısıyla insan da bu atomlardan meydana gelmektedir. Darwinizm ise bu atomların şuursuz tesadüfler sonucu biraraya geldiklerini iddia eder. Bu saçma iddiaya göre sebebi belli olmayan bir gücün etkisiyle çeşitli atomlar oluşmuş, daha sonra bu atomlar tesadüfen biraraya gelerek yıldızları, gezegenleri yani tüm gökcisimlerini meydana getirmişlerdir. Daha sonra yine aynı atomların tesadüfi şekilde biraraya gelmesi ile son derece kompleks yapıda canlı bir hücre oluşmuş, sonra da atomlardan oluşan bu canlı hücre sözde bir evrim süreci geçirerek son derece olağanüstü sistemlere sahip canlıları ve en son aşamada da son derece şuurlu olan insanı meydana getirmiştir. Tamamiyle tesadüfler sonucu olan insan, yine tesadüfler sonucu oluşan aletlerle, örneğin bir elektron mikroskobuyla kendisini oluşturan atomları keşfetmiştir. İşte Darwinizm'in bilimsel bir tez olarak öne sürdüğü tam olarak budur.




Bu durumda evrim teorisi, açıkça her bir atomu, yaratma ve tasarlama gücüne sahip birer"ilah" olarak kabul etmektedir. Akıl ve bilinç sahibi insanı oluşturan atomların kendilerine ait bir şuurları ve iradeleri yoktur. Ama evrimciler her nasılsa bu cansız atomların biraraya gelip, örneğin bir insanı meydana getirdiklerini, sonra da bu "atomlar topluluğu"nun okumaya, üniversite bitirmeye karar verdiğini iddia etmektedirler. Oysa tüm deneyim ve gözlemlerimiz, bilinçli bir düzenleme olmadıkça maddenin asla kendi kendini organize edemeyeceğini, aksine bozulmaya ve düzensizliğe doğru gideceğini göstermektedir. Bu nedenle de, evrende var olan hiçbir şeyin bir rastlantı sonucu oluşmadığı, üstün bir şuur ve iradenin varlığıyla hayat bulduğu açık bir gerçektir. Gerek insanın gerekse doğanın her ayrıntısında çok büyük bir aklın ve ilmin ispatı görülmektedir. İşte bu ilmin ve aklın sahibi, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

Üstte saydığımızfelsefecilerin yanı sıra Darwinizm dinine asıl önemli katkı, Yunan felsefeci Aristo'dan gelmiştir. Aristo'ya göre türler basitten karmaşığa doğru giden bir hiyerarşiye sahiptir ve tıpkı bir merdivenin basamakları gibi doğrusal bir çizgi üzerinde sıralanmaktadır. Aristo bu tezine Scala Naturae adını verir. İşte Aristo'nun bu fikri 18. yüzyıla kadar batı düşünce hayatını çok derinden etkileyecek ve daha sonra da "Evrim Teorisi"ne dönüşecek olan Büyük Varoluş Zinciri –Scala Naturae- inancının da kökenidir.

MATERYALİST YUNAN VE ROMA FELSEFESİNİN ASTRONOMİ
ÜZERİNDEKİ ETKİSİ


Putperest Yunan ve Roma felsefecilerinin ortaya attığı materyalist görüşler, yalnızca evrim teorisine değil, aynı zamanda materyalist evren anlaşıyına ve astronomi görüüşüne de yol açmıştır. 19. yüzyılda astronomi bilimine hakim olan “evren sonsuzdan beri vardır” şeklindeki yanlış inanış, eski Yunan ve Roma mitolojisinden kaynaklanan materyalist bir dogmadır. (Oysa 20. yüzyılda kabul gören Big Bang teorisi ile birlikte evrenin bir başlangıcı olduğu, yani yoktan yaratıldığı anlaşılmıştır.)

Eski Yunan’ın ve Roma’nın putperest kültürünün astronomi üzerindeki etkisi, sembolik bazı kavramlarla da açıkça anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse başta gezegenler olmak üzere gökcisimlerine verilen adlar, hep Yunan ve Roma mitolojisinden alınmıştır. Merkür, putperest Yunan ve Roma dininde “ticaret tanrısı”dır. Venüs, putperest Yunan ve Roma dininde “aşk tanrıçası”dır. Yine putperest Yunan ve Roma dininde Mars “savaş tanrısı”, Jüpiter “büyük tanrı”, Satürn “tarım tanrısı”, Uranüs “gök tanrısı”, Neptün “deniz tanrısı” ve Pluton ise “ölülerin ve yeraltının tanrısı”dır. Andromeda galaksisinin ismi ise, yine Yunan mitolojisinde sözde “deniz tanrısı Poseidon” tarafından öldürülmeye çalışılan Etiyopya prensesi “Andromeda”dan gelmektedir.

Açıkça görüldüğü gibi, astronomi bilimindeki kavramlar, doğrudan putperest Yunan ve Roma dininden alınmış batıl inançlara dayanmaktadır. Bu, sebepsiz ya da tesadüfi bir durum değildir. Materyalist felsefe eski Yunan kaynaklı olduğ için, materyalist bilim adamları kurdukları materyalist astronomi anlayışına eski Yunan ve Roma efsanelerinden ilhan bulmuşlardır. Ancak başta da belirttiğimiz gibi, bu astronomi anlayışının temelini oluşturan ve 18. ve 19. yüzyılllarda hararetle savunulan “sonsuz evren” inancı, 20. yüzyılın bilimsel bulgularıyla çökmüştür. Evrenin yaratılmadığı, sonsuzdan beri var olduğu zannının, aynı Yunan ve Roma efsanelerindeki sözde “tanrılar” gibi saçma bir batıl inanış olduğu ortaya çıkmıştır. Gerçekte tüm evren, içindeki tüm gökcisimleri ve en ufak parçasına kadar tüm maddeler, Allah tarafından yoktan yaratılmıştır.

TÜM BATIL DİNLER ALLAH'I İNKAR ETME SAPKINLIĞINA DÜŞER

Güneş dini başlığı altında saydığımız evrimci anlayışa sahip batıl dinlerin yanında Konfiçyüsçülük, Taoizm, Budizm de evrimci bir din anlayışı üzerine kuruludur. Diğer tüm batıl ve pagan dinler gibi bir Yaratıcı inancını reddeden Budist inancına göre de evren yaratılmamış, evrimleşmiştir. Bunun yanı sıra günümüzün Budizm'i de aynı evrimci anlayışı kabul etmektedir.



Görüldüğü gibi bu batıl ve akıl dışı inanışlar Darwinizm dininin temel inançları ile de çok büyük paralellikler göstermektedir: Bir Yaratıcı'nın inkarı, canlılığı tesadüfen meydana getiren ilk maddenin genelde su yada deniz olduğu, canlıların cansız maddelerden tesadüfler sonucu evrimleşerek var oldukları ve diğer canlı türlerini oluşturdukları, canlıların bilinçli bir tasarımla değil, başıboş tesadüfler sonucu oluştukları...

Batıl dinlerin temelini oluşturan bu inançların geçersizlikleri geçtiğimiz 20. yüzyıl içinde bilimsel gelişmelerle birlikte birer birer ortaya konmuştur. Bugün hiçbir tarafsız bilim adamı yukarıda saydığımız bu maddeleri savunmamaktadır. Çünkü bilimin ortaya koyduğu gerçek canlıların üstün bir tasarım, akıl ve plan sonucu yaratıldıkları gerçeğidir. Bazı ateist bilim adamlarının bu gerçeği kabul etmemelerinin nedeni ise bilimsel bir kaygıdan ziyade, yukarıda da izah ettiğimiz dogmatik yaklaşımdır. Bilim adamları arasında giderek yaygınlaşan "bilinçli dizayn" teorisinin önde gelen isimlerinden biri olan Amerikalı biyokimyacı Michael J. Behe'nin de ifade ettiği gibi; "… Bilinçli bir tasarımı kabul etmek, onlara ister istemez Allah'ın varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırmaktadır."



Evrimci zihniyetin asla kabul edemeyeceği gerçek, Allah'ın varlığı ve evreni bir amaçla, kusursuzca yarattığıdır. Oysa bir an olsun düşünmek bu apaçık gerçeği anlamak için yeterli olacaktır. Nitekim Allah Kuran'ın birçok ayetinde insanları yarattığı varlıklar üzerinde düşünmeye ve bu varlıklardan ibret almaya çağırmaktadır:

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi, 6-11)

Ayetlerde bildirildiği gibi çevrelerini saran sonsuz sayıdaki yaratılış delillerini inceleyip, vicdanlarının sesini dinleyerek inkarcı ve dogmatik bakış açısından kendini kurtaran bilim adamları ise, Yaratıcı'nın varlığını kabul etmekte hiç tereddüt etmemektedirler. Ama bu anlayışın etkisinden kendilerini kurtaramayan Darwinistler putperest kültürlerden kalma garip itikatlara hala itibar edebilmekte, dahası bunu akıl ve bilimin bir gereği gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

GÜNEŞ DİNİ

Günümüz evrimcileri ile geçmişteki putperest toplumlar ve inanışlar arasındaki bir diğer benzerlik, her iki grubun da Güneş'e tapınmaya dayalı dini bir inanca sahip oluşudur.

Güneş'e tapınmak, tarihin en eski dönemlerinden beri var olan sapkın bir inançtır. Güneş'in kendilerine ısı ve ışık sağladığını gören insanlar, bu durum karşısında varlıklarını bu gökcismine borçlu oldukları zannına kapılmışlar ve Güneş'i ilahlaştırmışlardır. Bu sapkın inanç, tarihte pek çok toplumu Allah'ın hak dininden uzak tutmuştur. Kuran'da bu konuya değinilir ve Hz. Süleyman devrinde yaşayan Sebe Halkı'nın Güneş'e taptıkları şöyle anlatılır:

Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah'a secde etmesinler diye. (Neml Suresi, 24-25)



Dikkat edilirse, insanların Güneş'e tapmaları, tam bir cehaletin ve akılsızlığın sonucudur. Güneş'in dünyaya ısı ve ışık ulaştırdığı doğrudur, ancak bunun için şükredilmesi gereken varlık, Güneş'i yaratmış olan Allah'tır. Güneş, hiçbir şuuru olmayan bir madde yığınıdır ve bir zamanlar yok iken sonradan Allah tarafından yaratılmıştır. Gelecekte bir gün de yakıtı tükenecek ve sönüp gidecektir. Belki bundan önce Allah tarafından yok edilecektir. Allah, Güneş'i de, tüm diğer gökcisimlerini de yoktan yaratmıştır ve dolayısıyla tüm bu varlıklar nedeniyle övülüp yüceltilmesi gereken Allah'tır. Bir ayette bu gerçek şöyle açıklanır:

Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir. Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Alah'a secde edin, ki bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz. (Fussilet Suresi, 37)



İlginç olan, günümüzün evrimcilerinin de eski Güneş dinlerinin temel inancını tekrarlayarak, varlıklarını Güneş'e borçlu olduklarını savunmalarıdır. Evrimci kaynaklara bakıldığında, dünya üzerindeki tüm canlılığın kaynağının Güneş olarak gösterildiği görülür. Evrimcilere göre Güneş'ten gelen ışınlar, dünya üzerindeki ilk canlılığın başlamasını sağlamıştır. Daha sonraki canlı türlerini oluşturan da yine Güneş enerjisi ve Güneş ışınları nedeniyle oluşan mutasyonlardır. Evrimcilerin bu konudaki yaklaşımını en iyi özetleyen kişi ise, ünlü Amerikalı ateist, din düşmanı ve evrimci Carl Sagan olmuştur. Sagan, Cosmos adlı kitabında, "eğer insanlar kendilerinden büyük bir şeye tapınacaklarsa bu Güneş olmalıdır" diye yazmış ve şöyle eklemiştir: "Atalarımız Güneş'e tapıyorlardı ve bu şekilde hiç de aptalca bir iş yapmıyorlardı."18

Carl Sagan'ın hocası olan evrimci astronom Harlow Shapley ise, "bazıları başlangıçta Allah vardı diyor, ben ise başlangıçta hidrojen vardı diyorum" sözüyle tanınmaktadır. Yani Shapley, var olan tek şeyin hidrojen olduğuna ve bu gazın zaman içinde kendi kendine insanlara, hayvanlara, ağaçlara dönüştüğüne inanmaktadır.

Dikkat edilirse, tüm bu saçma evrimci fikirlerin temelinde, maddi varlıkların ve doğanın ilahlaştırılması inancı yatmaktadır. Evrimcilerin dini, maddeye ve doğaya tapınmaktır.

Akıl sahibi insan ise, evrenin ve doğanın cansız ve şuursuz maddelerin bir eseri olmadığını, aksine gördüğü her detayda olağanüstü bir akıl, plan ve sanat bulunduğunu anlar. Böylelikle Allah'ın varlığını ve muhteşem yaratışını kavrar. Ancak günümüzde çoğu insan, bu gerçeğe karşı kördür ve maddeye tapınmaya devam etmektedir. Çünkü, Sebe Halkı örneğinde olduğu gibi, "... şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur. Bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar." (Neml Suresi, 24)